Bu ülkede fikirler, düşünceler, inanılan şeyler zaman gibi, enflasyon ya da döviz kuru gibi çok çabuk akıyor ve değişiyor.
Bir genç olarak hepsine yetişmek mümkün değil. Bir süre önce tüm “Y kuşağı” tanıdıklarıma en şanslı nesil olduklarını, ülkenin en güzel yıllarını yaşadıklarını söylerdim. Şimdi hayretle “Bu ülkede kafayı yemeden nasıl yaşadılar” diye düşünüyorum. Belki de kafayı yemişlerdir, hala bu ülkede yaşamaya devam ettikleri için…
“Belki de” diyorum çünkü şu genç yaşımda bu ülkede kafayı yemeden yaşayabilmenin mümkün olamayacağını düşünüyorum. En sağlamından delirmeden nasıl olacak? Bu kadar gündem, bu kadar trajedi, acı, yoksulluk akıl yerindeyken nasıl kaldırılabilir? Kaldırılabilirse de akıl yerinde kalır mı?
Bu köşeyi şahsi günlüğüm gibi kullanmayı pek sevmiyorum. O şekilde kullandığım zamanlarda da sevdiklerimden çokça “olmamış” gibi eleştiriler alırım. Olmuyor çünkü… Duygusal bir insan olarak fazla duygusal olmaması gereken bu köşeye o duygusallık oturmuyor. Sarhoş bir delinin günlüğüne dönüyor ortalık. Bu yüzden ülke gündemine düşenlerin yeterince gündemde olmadığını düşündüğüm kısımlarını araştırıp kayda geçirmeye çalışıyorum. Çok okunacak diye de değil, tamamen vicdan rahatlatmak. “Ben elimden geleni yaptım” diyebilmek. Bu ülkede işler böyle yürüyor sonuçta; yollusu, yolsuzu, 500.000 TL maaş alan vekili, geçinemiyorum diyen eski başbakanı, ülkedeki eğitim sistemini övüp çocuğunu yurt dışında okutan bakanı… Vicdanları var mı orası ayrı tartışma konusu tabii.
Sarhoş bir deli olmamak için araştırmaya çalışıyorum. Ne yazmam gerekir? Muhalefet neye karşı çıkmış, hangi yasa tasarısı gündemde? Bu soruların hepsine cevap buldukça yazılarımı yazarken kaçtığım tüm duygular yakalıyor beni. Meclis kürsüsünden caka satan vekillerin kaçının muhalefet ettikleri önergeleri oyladığını görüyorum, duygularım boğazımı sıkmaya devam ediyor.
Yaşlı başlı adamların yüz binlerce lira maaş alıp boks ringine çevirdikleri meclis ile emeklilerin 20 bin lira maaş alıp gram hesabıyla alışveriş yaptığı semt pazarları arasında gidip geliyorum. Yurttaş, “Torunuma meyve alamıyorum; hakkım helal değil” diyor; Vekil “Neden utanalım, utanacak bir şey yapmadık” diyor. Biri 90 tane miting yapıp emekliye, “Pijamanı çıkarıp mitingime gel” diyor; Emekli fatura fazla gelmesin diye doğalgazı kapatıp kat kat giyindiği pijama ile uykuya dalmaya çalışıyor. Diğerinin ağzından doğru kelime çıkmaz zaten. Dilinde ayet elinde sopa karşısında prompter… “Aziz milletim” aşağı, “aziz milletim” yukarı…
Aziz millet olanları izliyor. Bazısı X TV’den bazısı Y TV’den… Biri oğlunu şehit vermiş “Vatan sağ olsun” demiş. Diğeri yıllardır çocuğunun kemiklerini arıyor “En azından dua edebileceğim bir mezarı olsun” diyor. İkisinin de gözünde asla dinmeyecek bir yaş, asla bitmeyecek bir yas…
O sırada kravatlılar “U” şeklinde masalarda el kaldırıp indirerek “kader” tayin ediyorlar gözü yaşlı aziz millete. Sıfatlar ekliyorlar ülkenin isminin başına: “….sız Türkiye”, “Güçlü Türkiye”, “Demokratik Türkiye…” Hangi sıfatların gerçekleşmesini istemiyorlarsa yalandan komisyonunu kurup altın avizelerin altında kıraathane sohbeti döndürüyorlar. İnip kalkan eller rahat, tıpkı zamanında iki elini birden kaldıranlarınki gibi.
Heybelere doldurdukları sıfatları aziz milletin sırtına verip “Yürü ya kulum” (sandığa) diyorlar. “Oy ver ya kulum, gerçekleşmesine izin vermeyeceğimiz o sıfatlar için oy ver…”
Biz de ne yapalım göstermelik de olsa elimizde kalan nadir haklarımızdandır deyip sandıklarda buluyoruz kendimizi. Günü gelir yine gideriz. Kravatlıların yıllarca memlekete yaşattıklarıyla öğrettiği(öğreteceği) “Güçlü” Türkiye için iki elimizi de kaldırarak gideriz. Ülkenin başına o sıfatların en güzelini koymak için, “Sizsiz Türkiye” için… Sonrası belli gereksiz yanan ampuller de söner yolunu kaybetmiş oklar da yolunu bulur. Kervan yolda düzülür…