Bir teknikçi kaderidir, bilinir. Alkışlar genelde sahne üstündekilere, ışığın altındakileredir.
Seyirci kitleler için sahne arkasındaki emek yaygın olarak ve kelimenin tam anlamıyla “görünmeyen” emeğe dönüşür. Bu durum sahne arkasında çalışanlar için bir mesele de değildir. Öyle ya; sabah fabrikada, plazada, ofiste kendi emeğine her gün daha fazla yabancılaşan kitleler akşam tiyatroda bizim emeğimize yabancılaşmış, ne gam?
Kimimiz zaten karakterinin “uluorta” görünmeye uygun olmadığını söyler. Bazılarımız nihayetinde bunun profesyonel bir iş olduğu kanısının soğukluğuyla yaklaşır konuya. Belki, nadiren de olsa içten içe duruma siniri bozulanlarımız da vardır, bilemem. Hepimiz için ortak olansa seyirciye iyi bir oyun izletmenin her şeyden önce geldiğidir. Teknik ekip, oyuncunun sahnede en iyi performansı ortaya koyabilmesinin sigortasıdır. Ve bu asla atmaz, yanmaz, tükenmez bir sigortadır.
Teknik/tasarım gibi kelimelerle ifade edilir ve fena halde mekanik/mühendislik tınlar mesleğimiz. Oysa ürettiğimiz aslen sanattır. Bir sanat eserinin seyirciyle buluşabilmesine yaratıcı katkıdır, da denebilir. Yine de ışığın gerisinde, karanlığın içinde kalanların görünmezliği sabittir.
Işığın ve gölgenin ustası Yüksel Aymaz bu sabiti kırmayı, tersine çevirmeyi başarmıştı. “Işık Tasarımı” mesleğini “Gölge Tasarımı” olarak tersine çevirmeyi, onu aksiyle birlikte var etmeyi başardığı gibi. Tam 40 sene boyunca Devlet Tiyatroları’nda, özel tiyatrolarda, dünyanın birçok ülkesinde sayısız ışık tasarımına imza attı. Bu tasarımlar sırasında sadece mesleğindeki uzmanlığı ile değil, ortaya koyduğu insani özelliklerle de tüm çalışma arkadaşlarının gönlünde yer edindi. Yüksel Aymaz, bir teknikçinin çok bilinen kaderini değiştirerek ismini tüm ışıkların ötesinde bir noktada tiyatro tarihimizin “efsaneleri” arasına yazdırdı.
Peki, Yüksel Aymaz’ı bir sabiti değişmezlik olarak kabul edenlerin mesleğinde bilinir, tanınır, alkışlanır kılan neydi? Teknik imkanlar ne olursa olsun sahnede harikalar yaratması, dokunduğu her oyunun niteliğini sıçratması, işinde tartışmasız memleketin en büyük ustası olması… Bunlar elbette doğrudur ama söz konusu Yüksel Ağabey olduğunda açıklamaya yetmiyor.
“Önce İstanbul vardı o yoktu / Sonra bir gün çıktı geldi / Bütün kapılar yerini buldu” demişti Turgut Uyar, tel cambazının rüzgârsız aşklara vardığını anlatır şiirinde. Yüksel Aymaz’ın İstanbul DT’deki görevi, en azından kapılarımızdan birisinin doğru yeri bulmasıydı.
“Önce gözlüklerini çıkardı pencereye koydu” diye devam eder şiir. Söz konusu sahne olduğunda, bir gence sahnede ışığı nasıl kullanacağını öğretmek olduğunda söz konusu, Yüksel Ağabey her zaman gözlüklerini pencere kenarına bırakmış bir usta kadar hazırdı.
Dayanışmaysa tiyatronun en temel değerlerinden birisi, Yüksel Aymaz her seferinde “Çantasından sigara paketini çıkardı koydu”.
Dile kolay 40 senenin ardından emekli olduğunda “O zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçti aklından”. Değilse, neden ilk iş Rosa Luksemburg oyununu sahneleyecekti.
Yine de Yüksel Ağabey, her prömiyer günü ışık odasından “Yalnızlığını çıkardı koydu”.
“Adı kimseye lazım değil” idi fakat Yüksel Aymaz, adını herkese lazım kıldı. Bizler, onun hepimize lazım olduğunu her ihtiyacımızda koşarak gelmesiyle öğrenmiştik. Bundan böyle onun yokluğunda, ne yazık ki her seferinde yeniden öğreneceğiz.
Yanlış anlaşılmasın, ondan geriye kalan bu hüzünden ibaret olmayacak. Çünkü Yüksel Aymaz hayatını kesintisiz bir biçimde sosyalizm mücadelesi içerisinde geçirmiş kararlı bir devrimciydi. Nasıl ki tiyatronun emekçisi ise devrimin de o kadar emekçisiydi. Devlet Tiyatroları’nda çalışan bir memur olmasına rağmen etkinlik, buluşma ve festivallerde ışık tasarımı ve atölyeler için kendisini çağıran tüm sol yapılarla dayanışma içindeydi. İşte ondan bize kalan en önemli miras bu devrimci tavır olacaktır.
Yüksel Aymaz; ismini hepimize lazım kılandı. Işığın ve gölgenin efendisi, aydınlıktan daha aydınlık olandı. Bir tel cambazı gibi bu telin üstünde biraz daha yürüyecek olan bizler, Yüksel Ağabey’imizi, yoldaşımızı çok özleyeceğiz. Işıklarda mutlaka yeniden görüşeceğiz.
“İstanbul coğrafyada ışıksız bir şehir
Tuttu ayışığını parçaladı
Her sokağa birer parça dağıttı
O Tanrı mıydı sanki – Haşa-
Ama gönlü öyle istedi öyle yaptı
O zaman bütün aşklar bütün bulutlar geçti aklından
Adı kimseye lazım değil”