Türkiye’nin siyaset sahnesine uzaktan bakan biri şaşırıp sorabilir: Nasıl böyle bir şey olabilir?

Nasıl olur da yirmi küsur yıldır iktidarda olan AKP, bir yandan ana muhalefet partisi CHP’ne, kazandığı belediyeler üzerinden gece gündüz saldırırken öte yandan da o belediyelerden eleman transfer etmek için uğraşıp didinir…

Siyaset bu, olur, diyeceksiniz. Olur ama bu kadarı da olmaz. Meclis’te, basın toplantılarında, destekçi medyada CHP belediyeleri hakkında söyledikleri o kadar ağır ki insan ürküyor. Bırakın onlardan başkan transfer edip yakasına rozet takmayı, sokakta rastlasalar yol değiştirmeleri gerekir!

Kuşkusuz bu çelişkinin bir nedeni bozulmuş demokratik hukuk düzeninin buna izin vermesidir.

Özünde, rakip partiden makam çalmak demokratik siyasi ahlaka sığmaz.

Ama bence, daha derindeki nedeni, AKP’yi yönetenlerin, bir zamanlar çok iddialı oldukları belediyecilikte CHP’ye geçilmiş olduklarını hissetmeleridir.

Evet, geçilmişlerdir, çünkü Türkiye’nin son 50 yıldaki dönüşümüyle ilgili çözümlemeleri kusurlu ve eksiktir.

GEÇTİ O GÜNLER

Türk sağını temsil eden Demokrat Parti, Adalet Partisi ve AKP’nin en başta gelen iddiası halka CHP’den daha yakın olmaktı.

Örfüyle, adetiyle, inancıyla, ritüeliyle elitlerin değil, geniş halk kitlelerinin içinden geliyor, onları daha iyi anlıyor, belediyecilikte de bu yüzden “başarılı” oluyorlardı! Alafranga seçkinler şehir kulübünde bezik oynayadursun onlar cami avlusunda, köy kahvesinde, şehir pazarında “halk”la diz dize, göz gözeydiler!

Gelin görün ki, devran değişti, Türkiye de değişti.

Türk sağının ve AKP’nin bir kesimi Türkiye’yi hala siyah beyaz yerli filmlerden seyrediyor.

Oysa başta yazlık sinemalar, eskisi gibi film seyredilen mekanlar yok artık, onların yerini bambaşka şeyler aldı. Erkeklerin evden kaçıp pişpirik oynadıkları kahveler ya da kıraathaneler şimdi “kafe”!

Devletin yaptırdığı bir araştırmaya göre halk dışarda yemek yediğinde en çok hamburger ve pizza ısmarlıyormuş. Kuru fasulye çok sonra geliyor.

Vb. vb.

AKDENİZ GELEN BİZİZ

Daha önce de yazmıştım: Bence, Türkiye’nin son 50 yılda yaşadığı en büyük değişim Akdenizlileşmedir. Bazı siyasi odakların tüm çabalarına rağmen, İslamileşme ya da Araplaşma değildir!

Ülkemizdeki büyük nüfus hareketliliğinin en çarpıcı gidiş yönü Akdeniz ve Ege’dir. Orta ve Doğu Anadolu’nun köyleri ve kasabaları boşalmış, Ege ve Akdeniz kıyıları ise tıklım tıklım dolmuştur.

Çekirdekten rençber ve asker Türkler korktukları denizle barışmış, kıyılarda uçsuz bucaksız tatil beldeleri kurmuş, mayo giymiş, denize girmiştir.

Buna paralel olarak yedikleri ve içtikleri de değişmiştir. İnanmayanlar Türk mutfağındaki zeytinyağı tüketimi rakamlarına bakabilirler.

Giyim kuşamda da keza öyledir: Şimdilerde bir Türk gencini kıyafetine bakarak bir Yunan ya da İtalyan gencinden ayıramazsınız.

Artık favori sporumuz güreş değil, futboldur, gençler bizim bir zamanlar yaptığımız gibi Yaşar Doğu ve Celal Atik’i değil Arda ile Kenan’ı kahramanlaştırıyorlar.

Bu bağlamda, Türkiye’de bugün siyasi tercihler açısından baskın olanın “ideoloji” değil, “yaşam tarzı” olduğunu söyleyebiliriz.

İnsanlar artık yaşayacakları yeri seçerken her şeyden önce oranın sunduğu yaşam tarzına bakıyorlar.

Ve belli ki, çoğunluk Akdenizli yaşam tarzının hakim olduğu yerleri tercih ediyor.

Bu tarz sekülerdir, açık havayı ve keyif çatmayı sever, kadınlı erkekli eğlenir, aşırı disiplinden hoşlanmaz, duygusaldır.

O yüzden demokrasi karnesinde kırıklara rastlanır. Gene de kendisini yönetecek olanları seçmeyi ve değiştirmeyi sever. Buna müdahale edenlere kızar ve onları cezalandırır.

Son belediye seçimlerinin sonuçları ve yeni kamuoyu araştırmaları gösteriyor ki, şu anda seçmenin kafasında Akdenizli yaşam tarzını temsil eden parti CHP’dir; bu nedenle, ilk yerel seçimde o dalganın üzerinden sörf yaparak açık ara önde çıkması beklenebilir.

AKP’nin CHP’den yaptığı transferler de bu izlenimi pekiştirir.