Geçen hafta, yılların gazetecisi, roman yazarı Mine Kırıkkanat’ın, sosyal medyada kullandığı bir kelime nedeniyle başına gelenleri bilmem izlediniz mi? Ayıplandı, yuhalandı, “vurun kahpeye!” üslubuyla linç edildi, yazdığı gazeteye eleştiri taşları atıldı, yazılarına ara verdi.

Kırıkkanat’ın Kılıçdaroğlu için “kafiye hatırına” kullandığı sözcük ülkemizin duyarlıkları açısından tartışmalıdır. Kırıkkanat o sözcüğün böyle bir anlamı da olduğunu bilmediğini söyleyerek özür üstüne özür diledi. Ama kampanya devam etti. Çünkü epeydir CHP’nin üzerinde dolaşan trol kuşlarına gün doğmuştu. Sözünü sakınmayan Kırıkkkanat’a şu ya da bu nedenle zaten kızıyorlardı; sosyal medyanın gizli beyni olarak işleyen kavgasever algoritmalar da çıkan patırtıdan çok memnundu.

“Gizli beyni” diyorum, çünkü algoritmaları hayatın tüm köşelerine sokan dev tekno-faşist şirketlerin kalbi ve vicdanı yok, yalnızca beyni var! O beyin de en çok para saymasını seviyor. Hakikatmiş, doğrulukmuş, dürüstlükmüş, saygıymış türünden değerler onları ilgilendirmiyor! Yiyin birbirinizi de para kazanalım diyorlar.

“Homo homini lupus” Latince atasözünün dijital ortamda hortlatıldığını görmekteyiz: İnsan insanın kurdudur.

YASAK AŞKIN ACI MEYVELERİ

D.Ö. yani Dijital Öncesi dönemde buna benzer bir olay bizim de başımızdan geçmişti. Biz de bir sözcük yüzünden az kaldı işimizi kaybediyor, hatta kodesi boyluyorduk!

Ayrıntılarını merak edenler “Babıali’ye Son Tren” adlı anı kitabımdan (Biz Kitap, s.125-6) okuyabilirler.

Yıl 1975. İsmail Cem ekibi olarak Türk edebiyatı klasiklerini ekrana aktarmak için hazırladığımız dizilerin ilki olan Aşkı Memnu televizyonda gösterildiğinde seyirci tarafından çok beğenilmesine rağmen bir siyasi parti liderinin ağır eleştirilerine uğramıştı; şaşırıp kalmıştık!

O dönemde Alevi seçmenlerin duyarlıklarını dile getiren Birlik Partisi’nin genel başkanı Mustafa Timisi bu dizinin “kötü niyetli” olduğunu söylemiş, sorumlularının en sert cezalara çarptırılmasını istemişti.

O sorumlulardan birisi de İsmail Cem’in program danışmanı olarak bendim. Halit Refiğ’in senaryosunu okumuş ve beğenmiştim.

Ve hiçbir kötü niyetim yoktu!

Meğer sorun dizinin bir sahnesinde geçen bir cümle hatta bir sözcükmüş. Bir kır gezisi sırasında, henüz evli olmayan “alafranga” insanların kadınlı erkekli samimiyetine öfkelenen mutaassıp bir hizmetçi tarafından havaya söylenmiş bir laf!

Senaryoyu okuyan bizler, Batı Anadolu’da ve yurtdışında eğitim görmüş insanlar olarak ya o kelimeyi hiç duymamıştık, ya da ucunun nerelere gittiğinin farkında değildik.

Diziyi daha önce salonda seyreden hiç kimse en ufak bir tepki göstermemiş, uyarıda bulunmamıştı.

Gelin görün ki, o cümlenin Halit Ziya’nın metninde olmadığı ortaya çıkmıştı.

Halit Refiğ, cahil kadının önyargılılığını vurgulamak için o cümleyi oraya koyduğunu söylüyordu. Ya ona inanmazlarsa?

Zor durumdaydık!

Neyse ki, başta Ecevit, Demirel ve Erbakan olmak üzere hiçbir siyasi lider o “hassas” tartışmaya girmedi. Basın da ilgi göstermedi…

En önemlisi, henüz internet ve sosyal medya yoktu. Gazap algoritmaları devreye girmemişti. Birileri para kazansın diye insanlar insanları yemiyordu.

Yargılandık ve ilk celsede beraat ettik.

ALDIĞIM DERS

Ama bu olay bana iyi bir ders oldu. Uzun meslek hayatım boyunca hiç aklımdan çıkarmadım.

O dersi anı kitabımdan aktarıyorum:

“Bu ülkede yazarlık ve editörlük insanları paranoyak yapacak türden kapanlarla doludur. Çok dikkatli davranmak gerekir. Türkiye binlerce yıl geriye gidebilen, halının altına süpürülse de hiçbir zaman tam iyileşmemiş kültürel duyarlıklarla dolu engebeli bir arazidir. Sizin önemsemediğiniz, hatta komik bulduğunuz bir ayrıntı bir başkasının kimliğinin temel taşını oluşturabilir. Niyetiniz o olmasa da bir başkasını en hassas yerinden incitip yaralayabilirsiniz. (…) Ben hep halkın duyarlıklarına saygılı olmayı etik bir yükümlülük olarak gördüm. Doğrular söylenmeli, elbette, ne pahasına olursa olsun söylenmeli, yoksa yaptığımız işin bir değeri kalmaz. Ama her şeyi söylemenin yeri ve yolu vardır.”