1 Mayıs 1977 Taksim Meydanı… Uluslararası işçi bayramını DİSK’in öncülüğünde Taksim’de kutlanırken uzun namlulu silahlar patladı. Kitleler Kazancı yokuşuna koşturdu, kamyonla engellenmiş yolda insanlar sıkıştı. İddiaya göre 5 kişi kurşunla vuruldu, kargaşada da 29 kişi ezilerek öldü. 200 kişi de yaralandı. Daha sonra Taksim’deki “işçi bayramı” kutlamaları Taksim katliamı anmasına dönüşeceği için Taksim işçilere kapatıldı.
Taksim olayının önceden planlandığı açıktır. Uzun namlulu keskin nişancıların o dönem adı Intercontinental bugün the Marmara oteline ve İstiklal Caddesi girişindeki tarihi Sular İdaresinin çatısına yerleştirilmeleri ile beyaz bir Renault araçtan da eşzamanlı ateş açılması uluslararası istihbarat örgütlerinin katkısını akla getirmektedir. Kurşunla 5 kişinin öldürülmesi ve onlarca kişinin başından ve göğsünden yaralanması nişancıların özel eğitimli olduğunu gösteriyor. Fakat olayın failleri bulunamadı, dosya kapatıldı. İşçi düşmanlığının siyasi temelleri de bu katliamla atılmış oldu.
Aradan geçen 49 yılda sadece 2010’da demokratik gerekçelerle Taksim Meydanı işçilerin kutlamasına açıldı, 2012’de yine kapatıldı.
Türkiye’de işçilerin örgütlenmesinin önüne birçok engel konuyor. 2025’teki işçi sayısı 17 milyon 200 bin iken, sendikalı işçi sayısı 2 milyon 429 bindi. İşçi sendikalarının örgütlenme oranı yüzde 14 dolayındadır.
Büyük sendikal örgütlerde iktidar ile ilişkiler nedeniyle fazla bir direniş görülmezken, küçük sendikalarda daha dik duruş gözlenmektedir. Örneğin Bağımsız Maden İşçileri Sendikasının yaklaşık 900 üyesi var. Doruk Madenciliğin yaklaşık 200 işçisinin hakkı için 17 gün süren direniş ve açlık grevinin başlatılması ile işverenle anlaşma yokluna gidildi. Diğer işçi konfederasyonlarından maden işçilerine maalesef bir destek geldiğini göremedik. Oysa işçinin hakkını alabilmesi için bir dayanışma beklentisi yanlış mı? Görünen o ki sendikal örgütlenmeleri siyasi ve ideolojik olarak parçalayarak işçi örgütlerinin gücü azaltılmaktadır. Oysa işçi hakkını siyasete bağlamadan emek hakkı olarak görmek gerekmez mi?
İşçinin haklarından birisi de uluslararası güvenli çalışma ortamının sağlanmasıdır. Buna “health, safety, environment” denir, Türkçesi “sağlık, emniyet, çevre”dir. İşçinin çalışırken sağlıklı ortamda çalışması, iş güvenliğe uygun araç, gereç ve yöntemlerle çalışması ve çalışmanın çevreye zarar vermemesi esastır. Oysa her gün inşaatlarda zayıf malzemeyle yapılan iskelelerin yıkılması ile yüksekten düşerek yaşamını yitiren, asansör halatının kopması ile yere çakılan işçilerin can yakan haberlerini izliyoruz. Yapılan otobanların çöktüğünü, yeni binaların çatılarının yıkıldığını, yangınlarda insanların diri diri yandığını okumak insanın içini acıtıyor. Depremlerde kaybettiğimiz canlar olağan hale getirilip sorumluları bir süre sonra halkın arasına karışıyor. Altın madenlerinde siyanürlü toprak birikintilerinin teknik hesapların çok üstünde yığılması nedeniyle çökmesi ve onlarca canın toprak altında havasız kalarak, ezilerek ölmesi cinayet değil de nedir?
Evet! İşçi hakkı doğal olarak insan hakkıdır. Siyasal olarak görüşler farklı da olsa, üreticinin hakkını, emeklinin hakkını savunmak insani bir görevdir. Ulus olarak bir aileyiz, Bölgesel olarak da komşularımıza destek vermek ulus olarak görevimizdir. Afrika’da, Gazze’de açlıkla mücadele edenlere de katkıda bulunmak insan olarak görevimiz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğumuz için gururluyuz ancak Türkiye’de değil de Kenya’da, Gazze’de doğmuş olabilirdik. Onların duygularını anlamaya çalışmak önemlidir. Dileğim dünyanın Trump ve Netanyahu gibi para için kan dökmekten çekinmeyen insanlardan en kısa sürede kurtulmasıdır.
Son söz: işçi düşmanı, insan düşmanıdır. Para tutkusu insan sevgisinin önüne geçmemeli.