İçinden çıkılmaz bir döngüye girmişim gibi hissediyorum. Hissetmiyorum biliyorum aslında. Her gün, her hafta her ay aynı suni gündemler, konuşmalar, yalanlar… Ortada bir sistem var, o sistem yürüsün diye herkes rolünü oynuyor. Peki, bunca düzen neden? Bu ülkenin insanı hayal kurmasın; çiçek, böcek düşünmesin ay sonunu düşünsün diye.
Ay sonu… Yazmaya çalıştığım köşe yazılarımda bu kelimeyi kaç kere kullanmışımdır sayamam bile. Döngü bu işte... Bir önceki yazımda bir genç olarak düşüncemi söylemiştim. O siyasetçi bunu söyledi, şu siyasetçi gaf yaptı, bu belediye başkanı yolsuzluk yapmış, iktidar yoluna bakmış derken ülkenin mutlak gündemini kaçırıyoruz, demiştim.
Türkiye’nin önde gelen devlet üniversitelerinden birinde Radyo, Televizyon ve Sinema bölümü okudum. Mahallelerimizdeki ablaların tıp sevdasından, “sağlık olsun” diyeceği bir bölüm, evet. Sanata, spora merakın, yeteneğin vardır, “mesleğini eline al hobi olarak yine yaparsın” denir; o hobi senin mesleğin olur (ünlü olursun) paranı kazanmaya başlarsın işler o zaman değişir.
Döngü dedik, düzen dedik, üniversite dedik… Hiçbir genç ülkesindeki siyasi gündemin hayatının tam ortasına oturmasını istemezdi diye düşünüyorum. Ben de isterdim sinemaya gideyim, bu köşeyi vizyondaki filmleri kendimce yorumlamak için kullanayım. Peki, sinema ne diyor bu isteğe, 400 TL diyor.
“Sen de sinemaya gitme kardeşim. İnternete düşmesini bekle ya da eski filmleri izle. Sonuçta onlar bedava” diyenler de oluyor tabii.
“Dışarıda yemek yeme, evde ye. Kafede oturursan paran kalmaz, aynı kahve evde daha ucuz.” Böyle cümlelerin kurulduğu bir ülkedeyiz işte. Yurttaşlarına, gençlerine, çocuklarına olması gerektiği gibi bir yaşam sunamayan, olması gerekeni isteyenleri şımarıklıkla suçlayan bir ülkedeyiz.
Sinema biletinin 400 TL, bir öğün yemeğin 200 TL olduğu yerde öğrenci bursunun 3000 TL olduğu; bu parayla geçinemeyip “barınamıyoruz” diyerek sokakta yatan öğrencilere, “bunlar olsa olsa ancak teröristlerdir” denilen bir ülkedeyiz.
Aldıkları 3000 TL ile çay simit hesabı yapıp yaşamaya çalışan gençlere kürsülerden, “biz geldiğimizde öğrenci bursu 2 haneli rakamlardaydı, biz 4 haneye çıkardık” deyip sanki bu 4 hane 9000 liraymış gibi böbürlenenlerin devlet yönettiği coğrafyadayız.
Beratların, Bilallerin yurt dışında okul okuyup, çocuklarını da yurt dışına gönderdiği, yoksulun, emekçinin çocuğuna gelince yurt içi güzellemeleri yapılan, İmam Hatiplerin övüldüğü zamanlardan geçiyoruz.
Caf caflı avizelerin altındaki kürsülerden söylenenlerle gerçekte yaşananlar arasındaki çelişkilerde boğuluyoruz. “Türkiye ekonomisi 1 yılda … arttı”, “gençler şöyle mutlu”, “eğitim sistemimiz böyle kaliteli” haberlerinin arasına sıkışan “şu sanatçı …. uygulamasından 250 üniversite öğrencisine tavuk-pilav ısmarladı” manşetiyle bakışıyoruz.
Yoksulluk arttıkça bu tarz uygulamalar türüyor tabii. Tavsiye edilen tüketim tarihi geçmiş ürünleri yurttaşa indirimli diye ittiren marketten sonra da bu çıktı. Zenginlerin, ünlülerin, “hayırseverlerin” üniversite öğrencilerine yemek ısmarladığı uygulama.
“Faruk Sabancı 300 öğrenciye … ısmarladı.” Ülkenin iliğini sömür, sonra da gençlerine tavuk-pilav ısmarla. Okumuş insanlar tabi sadaka veriyor diyemiyor da ısmarlıyor diyor. İndirimli diye “deforme” olmuş meyveleri, sebzeleri satan marketin yatırımcıları arasında iktidar partisi ile ilişkili isimler vardı. Acaba bu uygulamanın yatırımcıları kimler bir bakmak lazım.
Ödleri kopuyor yoksulluk insanların canına tak edecek diye. Uykuları kaçıyor yeni nesil kendi seçmenleri gibi olmayacak diye.
Bakalım nereye kadar gidecek yandaşa kestane balı, Medine hurması, ejderha meyvesi, yurttaşa “deforme” olmuş ama tadı yerinde meyve-sebze devri. Ne zamana kadar sürecek zenginin çocuğuna vergi affı, emekçinin çocuğuna vergi zammı sistemi. Bakalım…