Tepişiyorlar yine. Olan kime oluyor söylemeye hiç gerek yok. Herkes görevini yerine getiriyor ve doğasında ne varsa onu yapıyor. Türkiye siyaseti yurttaşlarına yeni hukuki terimler öğretmeye, filler birbirine girmeye, insanlar da peşlerinden gitmeye devam ediyor.

Şöyle bir hafıza tazelemek bazen iyi gelebiliyor insana. Umutlarımızın yeşerdiği yerden başlayalım. Nasıl başlarsak öyle gider belki.

İnsanların geçim derdi ile geçen yıllarını saymazsak bence bu hikaye binlerce insanın hayatlarını kaybettiği 6 Şubat 2023’te başladı. 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde, gavur dediğimiz ülkeler Mars’a gidip kolonileşmeyi düşünürken biz bir depremde 50 binden fazla yurttaşımızı kaybettik. Şehirler yerle bir oldu, iletişim kesildi, yardım gidemedi, insanlar yalnız kaldı, yalnız bırakıldı. Yaralarımızı sarmayı geçelim enkaz altında yaşayıp yaşamadığını bilemediğimiz insanlar varken seçim tartışmalarına girildi. Bir kesim, “hükümet artık bizi yaşatamıyor bile” dedi. Bir kesim, “deprem oldu diye seçimleri yapmayacaklar, hep başımızda kalacaklar” dedi.

Çünkü her şey ortadaydı, insanlar geçinemiyor, kendilerine ev almayı bırak sofrasına et alamıyor, ev alanın da evi dayanıksız olduğu için başına yıkılıyordu.

Tüm bunlar yaşanırken seçim çalışmaları başladı, söylemler arttı, adaylıklar konuşulmaya başlandı. Ülkede her şey o kadar ters gidiyordu ki insanların sabrı kalmamış, Erdoğan’ın seçimi kaybedeceğine emin olmuş durumdaydı. Ancak öyle bir ülkede yaşıyoruz ki her şey kesin gibi görünürken bile bir kaos ortamı oluşabilir. Öyle de oldu…

Erdoğan’ın karşısına çıkacak adayın kim olacağı tartışmaları başladı. Klasikleşen “kazanacak aday” söylemleri dilden dile yayıldı. “X kişisi aday olursa şu kesimden oy alamaz”, “Y kişisi zaten olmamalı”, “Z kişisi mi onu tartışmaya bile gerek yok…” Tüm bu tartışmalar dinsin diye masalar kuruldu, masalardan kalkıldı, çocuk oyuncağıymış gibi geri oturuldu, müzakereler oldu derken cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu oldu.

Yıllarca iktidar medyası tarafından çeşitli haberlerle yıpratılan Kılıçdaroğlu henüz aday belirleme arifesinde de kendi çevresi tarafından da yıpratılarak aday oldu ve seçim süreci başladı. Eline mikrofonu aldı konuşmaya başladı. “Dünyanın neresinde, neyiniz varsa hepsini biliyorum. Bu paraların hepsini hukuk içinde sizden alacağım, söz veriyorum” dedi. Umutlandık… “Lamı cimi yok bu zorba gidecek” dedi, inşallah dedik.

Seçimi zaten kazandık en azından “ilk turda bitirelim” dedik. O kadar inandık. Olmadı… Birilerinin balkon konuşmasını bilmem kaçıncı defa dinledik.

Yeşeren umutlar normal haline döndü, soldu. Süreç bitti ama kavga bitmedi. Ana muhalefet “değişim” dedi, genel başkan değişikliği için kurultaya gitti. Değişti…

Ardından yeni yönetimle birlikte yerel seçim çalışmaları başladı. Adaylıklar, tutulan sözler, tutulmayan sözler derken CHP yerel seçimlerde çoğunluğu kazanarak birinci parti oldu. Gençliğim boyunca ilk defa o balkondan malum kişi değil başkası konuşma yaptı. Ama bu ülkede sular durulmaz. Umutsuzluk, hukuksuzluk, yolsuzluk, kaos bu ülkenin genetik kodlarına işlendi bir defa.

Yerel seçim başarısı yerini gözaltına alınan, tutuklanan, hatta iktidar partisine transfer olan belediye başkanlarına bıraktı. Tutuklan belediye başkanları için, “ya AKP’ye katıl ya içeriye tıkıl” teklifini kabul etmediğinden hapse girdi denildi. AKP’ye katılanlar içinse “yolsuzlukları yüzünden, hapse girmemek için” dendi. Yapılan mitinglerde “Türkiye’nin birinci partisiyiz” diye bağırıldı ama nedense, “biz bu insanları neden aday yaptık” denmedi.

Evet bu ülkede hukuk tek taraflı işliyor. Birilerine yasal olan birilerine yasak oluyor. Ama düşünmeden edemiyorum ülkenin hali ortadayken belirlenen ve başkan olan adayların, otelde çalışanıyla yakalanmasından, bir elin parmakları kadar olan sevgililerini çeşitli belediyelerde işe sokmasından ve sonra yolsuzluktan tutuklanmasından nasıl olur da bir mağduriyet kasılabilir. Ülkenin geldiği noktanın eleştirisini yurttaşlar yapar da 106 yıllık partinin içerisindeki bu insanların öz eleştirisini kim yapacak?

Tüm bu süreçler yaşanırken siyasetimizin bizlere öğrettiği hukuk terimi olan, “mutlak butlan” davası sürdü, sonuçlandı. Ana muhalefet partisinin genel başkanının değiştiği kurultayda şaibe var dendi. Delegelerin iradesinin sakatlandığı ve kurultayın geçersiz olduğuna karar verildi. Ülkemiz hukuku “değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” dedi ve Kemal Kılıçdaroğlu tekrar genel başkan oldu.

Bu seferin yaşananların favori kelimesi de “arınacağız” oldu. Parti nasıl arınacak, kimlerden arınacak, arınmaya ihtiyacı var mı, arınması gerekecek hale kim getirdi, nasıl getirdi? Bu sorular ülkenin asıl gündemini unutturacak türden, tartışmalı ama sorulması gereken sorular. Umarım cevaplanır.

“Arınma” gerçekten önemli. Umarım günü geldiğinde biz de bu kaotik siyasetten arınırız da yurttaşın gerçek problemlerini düşünmeye başlarız. Umarım günü geldiğinde üzerimizdeki kara bulutlardan, umutsuzluktan arınırız da bir an olsun yüzümüz güler, içimiz rahatlar. Umarım, “arınırız.”