Her hafta bir gündemi yazmak için oturuyorum bilgisayarın başına. Harika bir yorumcu, yazar ya da sosyolog olduğumdan değil. Herkesin Türkiye ile baş etme yöntemi farklı. Kimi bütün bu gündemler kendisini etkilemiyormuşçasına apolitik gibi davranıyor, kimi kafası dağılsın diye sosyalleşmeye adıyor kendini, kimi karşıt görüşlü tanıdıkları ile tartışıyor derdini anlatmaya çalışıyor. Ben de bu sayfayı kullanıyorum bu ülke ve insanı yaşamdan soğutan gündemleri ile.
Yazacak, isyan edecek, iç çekecek gündem çok. Her birine ayrı ayrı dertlenecek ne enerjimiz ne de isteğimiz var. "Acaba bugün hangisine dertlensem" diye aralarından seçecek olsak bir diğerini göz ardı etmek zorundayız. Uzun süredir gündemimizde olan "barış süreci"ni desteklemeyen, mecliste kabul edilen "çerçeve yasa"ya isyan eden, yasanın gerekliliğini bize gösteren binlerce ailenin acısına sessizce gözünü kapatıyor. Süreci destekleyen ise acılarımız son bulacak, barış gelecek umudu ile çözülmeyi bekleyen, çözülmesi belki de bu süreçten daha kısa sürecek olan hukuksuzluklara göz yumuyor.
Bir kesim diğerini "yetmez ama evet"çilikle suçluyor, öteki berikini barış karşıtlığıyla... Gündemler gözümüzün önünden film şeridi gibi geçiyor. Operasyonlar, tutuklamalar, gözaltılar, yolsuzluklar, suça sürüklenen çocuklar, komşuyla sokak ortasında çatışanlar, kadın cinayetleri, suçlu komedyenler, suçsuz hükümlüler, müstehcen şarkılar, konserler, yanan ormanlar, sönen hayatlar... Bütün bunları akıl sağlığımızı kaybetmeden takip etmeye çalışırken asıl görmemiz, anlamamız gereken noktaları kaçırıyoruz. Kör oluyoruz adeta. Sonra bir bakıyoruz ki en güvendiğimiz dolandırıcı çıkmış, en güvenmediğimiz barış güvercini olmuş.
Yazarken baktığım ekranın duvarları üzerime üzerime geliyor. Şöyle bir bakınca "biz bunları nasıl yaşadık, ne ara yaşadık" diyor insan. Ama gerçek bu. Yaşayamadıklarımızın yanında lafı bile olmaz yaşananların. Ne yaşayamıyoruz diye düşünüyorum zaman zaman. Hayatımız dışında... Konusu açıldıkça fark ediyoruz.
Geçen günlerde beklediğimiz bir film çıktıktan sonra nasıl da soluğu çabucak sinemada aldığımızı konuştuk. Şimdilerde filmler internete düşse de izlesek diye bekliyoruz. Sinemaya ayıracak ne vaktimiz ne enerjimiz ne de paramız kaldı çünkü.
Ay sonunda yatsın diye ömrümüzün yarısını verdiğimiz 28.075,50 TL cebimize düştüğü anda koca koca eller beliriveriyor etrafımızda. Anında cebimize davranacağını bildiğimiz pahalı mücevherli kodaman elleri... Biri kirayı alıyor, diğeri patlamış kredi kartının asgari borcunu, öteki vergileri...
Yapmayı planladığımız ama yapamayacağımız etkinliklerin, tatillerin parasını bile önden tahsil ediyorlar bizden. Sorun değil, alıştık. 1 sene önce yapılan tatilin parasını hala öder hale geldik. Normalimiz budur bu saatten sonra. Artık hayallerimizin bile enflasyonu var, hayırlısı olsun. Madem barışıyoruz, bu gerçeklerle de barışalım tam olsun...