2 hafta önce söz vermiştim bir sonraki yazımda kaplumbağaları yazacağım diye. Kaplumbağaları çok sevimli, ilginç bulduğumdan, sevdiğimden ya da zoolog olduğumdan falan değil.
Çiçek böcek yazmaya mahkûm edildiğimiz için demiştim.
Bu şekilde yazmak zorunda olduklarımı bile her şeye rağmen kendi tarzımda yazmadan edebileceğimi düşünmüyorum. Kaplumbağa demiştim... Rastgele seçmedim aslında bu hayvanı. Benim için tatlı bir anısı var.
O zamanlar dahi olduğumu düşünebileceğim kadar küçük bir kasabada yaşıyorum. Annem ile babam ben 3 yaşımdayken ayrıldığı için anneannem evde her sıkıldığında bana okuma yazma öğretmeye çalışıyor ve ben yaşıtlarımdan çok önce öğreniyorum.
Ana okuluna başladığımda okumayı çoktan sökmüştüm. Annem ile anneannem çalıştığından onlarla iletişim kurabilmek için tuşlu bir telefonum vardı henüz 6 yaşımda. İlk öğretmenimin yaşadığı ilk şaşkınlık bu telefon yüzündendi.
Henüz okuma bildiğimi bilmiyordu öğretmenim. Boyama kitabındaki yönergelere göre resim yapacağımız bir etkinlik gününde çocukların kitapları dağıtılana kadar ben yönergeleri okuyup boyamayı bitirince anlamıştı okumayı bildiğimi.
Bu yüzden birinci sınıfa geçtikten bir süre sonra okul müdürü annemle beni odasına çağırıp bana sınıf atlatmayı önermişti. Arkadaşlarıma alıştığım için ve annem de sınıf atlatılırsam illaki bir eksiğim olacağı için kabul etmemiştik.
İkinci sınıfta bir deneme sınavında il birincisi olmuştum. Bir cuma töreninde okul müdürü tüm okulun önünde beni kürsüye çıkarıp alkışlatmıştı. Büyük bir başarı değil. Dediğim gibi nüfus az olduğu için rakip de azdı. Yine de hatırladıkça yüzümde bir tebessüm oluşur.
Üçüncü sınıftayken bir gün nöbetçi öğrenci dersimize gelip adımı söylemişti. Adını hatırlamadığım bir öğretmen beni çağırmış. Ortaokuldaki kadar haylaz olmadığım için anlam veremedim. Öğretmenler odasına doğru yürürken çocuk beni durdurdu. Öğretmenler odasına değil sekizinci sınıfların dersine çağırmış öğretmen.
O zamanlar sekizinci sınıflar koca koca insanlardı bizim gözümüzde. Birkaç yıl sonra askere gidecekler diye düşünüyordum. O kadar yani. O yüzden biraz endişelenmiştim. Sınıfa girdiğimde tahtada iki tane üç basamaklı sayının çarpma işlemi vardı. Öğretmen işlemi yapmamı istedi. Derste üç basamaklı sayıların çarpımını işlememiştik ama ben yapabiliyordum. İşlemi yaptığımda öğretmen benim karşımda o koca koca abilere sağlam bir azar çekti. "Sınava gireceksiniz bu işlemi yapamıyorsunuz. Üçüncü sınıftaki çocuk bile yapıyor" dedi. Bir hafta arkama bakarak yürümüştüm abiler sinir oldukları için belki döverler diye.
İlkokulda tüm bunlar yaşandığı için okul müdürü dahil tüm öğretmenlerimle aram çok iyiydi. Ve 1 kere bile kitap açmadan bu kadar tebrik aldığım için biraz da şımarıyordum açıkçası. Sınavların olduğu haftanın birinde benim notlarıma en yakın olan arkadaşımın tüm sınavları benden yüksek çıktı.
Bu durumu pek de önemsemedim. Okul müdürümüz çok önemsemiş olmalı ki beni odasına çağırmıştı. Sanki üniversite sınavına hazırlanan bir gençle konuşurmuş gibi beni karşısına aldı ve o meşhur hikayeyi anlattı. Kaplumbağa ile tavşanın hikayesini.
Ben o hikayedeki tavşanmışım ve kendime o kadar çok güveniyormuşum ki kimse beni geçemez sanıyormuşum. Bu rahatlık yüzünden de kaplumbağayı temsil eden arkadaşım beni çok geriden gelerek geçmiş.
O konuşmadan sonra da eğitim hayatım hep yokuş aşağı gitti zaten. Dibe batmadım ama vasatın üzerine de çıkamadım. On bin nüfuslu kasabamdaki tatlı, eforsuz rekabet ortamından 4 milyon nüfuslu İzmir'in orman kanunları ile ilerleyen rekabet ortamına geçince dahi olmadığımı da anlamış oldum.
Hikayede artık sadece tavşan ve kaplumbağa değil bin bir çeşit canlı vardı. Ve ben artık tavşan da değildim. Yavaş olduğunu bildiği için asla çaba sarf etmeyen, konfor alanını sırtında taşıyan yarışı pek de önemsemeyen kamplumbağaydım artık. Hala da o şekilde sırtımdaki evim ile tembel ve ağır bir gençlik sürüyorum.
Geçen hafta bir sonraki yazımı kaplumbağa üzerine yazacağımı düşününce aklıma bu tarz bir yazı gelmemişti. Açıkçası en son aklıma gelecek şey de ilkokul üçüncü sınıftaki okul müdürümün bana anlattığı tavşan ve kaplumbağa hikayesi üzerinden alakasız bir yazı yazmaktı.
Ama artık böyle olacak sanırım çünkü bana kalsa bu kaplumbağa kardeş üzerinden ülkemizin halini eleştirmeye çalışırdım. Ülkece gelişme konusunda nasıl bir kaplumbağadan bile yavaş ilerlediğimizden bahsederdim. Bir kaplumbağa ile ülkemiz insanı arasında benzerlik kurardım.
Bir kaplumbağanın tehlike hissettiğinde sırtında taşıdığı kabuğuna saklanmasını bizim ne kadar yanlış anladığımızı söylerdim. Çünkü kaplumbağa tehlike geçtikten sonra hayatta kalırsa kabuğundan çıkıp yoluna devam ediyor; biz ise en küçük tehlikede "aman bana bir şey olmasın da" deyip o kabuğa siniyoruz. En çok çıkmamız gerekip ilerlememiz gereken zamanda bile korkudan çıkamayıp o kabuğu kendi hapishanemize çeviriyoruz...
Diye yazardım ülke gündemine değinebileceğim bir köşem olsaydı. Ama maalesef... Çünkü bu ülkede herkesin sindiği kabuk farklı. Bazısı "aman tadımız kaçmasın" kabuğuna, bazısı "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" kabuğuna, bazısı "yiğidim aslanım burada yatıyor" kabuğuna, bazısı "Atam gibi biri gelse de kurtarsa" kabuğuna, bazısı da "soğan ekmek yeriz ama vazgeçmeyiz" kabuğuna sığınıyor ve asla çıkıp bir adım atmayı düşünmüyor. Benim altında olduğum kabuk da oto sansür ve sansürden olan. Çıksam ilerler miyim bilmiyorum. Hangimiz biliyoruz ki? Çıkmayı denesek belki... O zamana kadar benim köşe yazılarım da ülke gündeminden değil okul müdürlerimin toz pembe nasihatlerinden...
Kabukların kırıldığı olmazların olduğu günleri görmek dileğiyle...