Geçtiğimiz günlerde AirPods 5 duyuruldu. AirPods’un bu yeni versiyonunda önceki modellerde bulunmayan yeni bir özellik de kullanıma sunuldu: canlı çeviri desteği. Her ne kadar henüz dünyadaki tüm dillerde çeviri yapamasa da Türkçenin de aralarında bulunduğu çeşitli dillerde bu hizmetten yararlanılabileceği belirtildi.

AirPods 5’in tanıtılmasıyla birlikte başta X ve Instagram olmak üzere pek çok sosyal medya platformunda bu yeni özelliğin dil öğrenimini zaman içerisinde gereksiz hâle getireceğine, hatta beş yıl içerisinde artık hiç kimsenin yabancı dil öğrenme ihtiyacı duymayacağına yönelik yorumlar yapıldı.

Yapılan yorumlarda öne sürüldüğü gibi beş yıl içerisinde böylesine köklü bir değişim yaşanmasa dahi, uzun vadede büyük dil modelleri (BDM) destekli cihazların gelişmesi ve gündelik hayattaki dil bariyerlerinin önemli ölçüde azalması oldukça muhtemel.

Ancak bu noktada dil öğrenme gereksiniminin tam olarak ne olduğunu açımlamamız gerekiyor.

Keza yukarıda bahsedilen yorumların pek çoğu dil öğrenimini salt bir iletişim aracı olarak ele alıyor. Nitekim dilin en temel işlevlerinden biri iletişim kurmak ve bunu sürdürebilmektir; dolayısıyla bu yorumların dili ele alış biçiminde bütünüyle bir beis yoktur.

Ancak bugün AirPods, ilerleyen yıllarda ise çok daha gelişmiş teknolojik cihazların iletişim için yabancı dil bilme gereksinimini azaltabileceğinden yola çıkarak dil öğreniminin artık çağ dışı bir uğraşa dönüşeceğini söylemek, dil öğrenmenin diğer mühim kazanımlarını da göz ardı etmek anlamına gelir.

Yapay zekâ çağının bizlere sunduğu en önemli imkânlardan biri zihinsel yükün bir bölümünü azaltabilmektir. Uzun metinleri özetlemek, karmaşık meseleleri daha anlaşılır hâle getirmek ve sayfalar dolusu bilgiyi birkaç satırlık özete dönüştürmek bunlardan yalnızca birkaçıdır.

Fakat teknolojinin bazı zihinsel işleri bizim adımıza yapabilmesi, insan zihninin artık zorlanmaya ihtiyacı olmadığı anlamına gelmez.

Bugün bir taraftan karmaşık işleri teknolojiye devrederken diğer taraftan boşalan zamanımızın önemli bölümünü birkaç saniyelik Instagram Reels videoları, YouTube Shorts içerikleri veya X’te hızla tüketilen onlarca paylaşımla doldurabiliyoruz. Kısa biçimli dijital içeriklerin dikkat, odaklanma ve zihinsel sağlık üzerindeki muhtemel etkileri de son yıllarda giderek daha fazla tartışılmaktadır (bkz. Brain-rot and you: is short form content affecting your health? - Larissa McGinn)

Böylece teknolojinin sağladığı zaman tasarrufunun her zaman daha üretken yahut zihinsel açıdan daha zengin uğraşlara yöneldiğini söylemek pek mümkün olmuyor.

On yıllardır kullanılan basit bir ifade vardır: “Kullan ya da kaybet.”

Elbette insan beyni bir kas değildir ve bu ifadeyi biyolojik anlamda bire bir ele almak doğru olmaz. Üstelik Alzheimer ve diğer demans türleri; genetik, yaş, kalp-damar sağlığı, yaşam biçimi ve çevresel etkenlerin birlikte rol oynadığı oldukça karmaşık hastalıklardır.

Bununla birlikte zihinsel olarak aktif kalmanın, yeni beceriler öğrenmenin ve insanın zihnini düzenli biçimde çalıştırmasının bilişsel sağlık açısından faydalı olabileceğine ilişkin önemli bir araştırma literatürü bulunmaktadır. Bulmaca çözmekten enstrüman çalmaya, yeni hobiler edinmekten yabancı dil öğrenmeye kadar pek çok faaliyet de bu nedenle özellikle ileri yaşlarda zihinsel aktifliğin sürdürülmesi bağlamında değerlendirilmektedir.

Burada dil öğreniminin ayrı bir yeri var.

Dil bilmek sosyal hayatın idame ettirilmesi, ticari süreçlerin yürütülmesi ve iletişime dayalı profesyonel faaliyetlerin gerçekleştirilmesi açısından şüphesiz ki önemli bir pratik fayda sağlıyor.

Fakat işlevi bununla sınırlı değil.

İkinci bir dil öğrenmenin ve birden fazla dili aktif biçimde kullanmanın bilişsel sağlıkla ilişkisi uzun süredir araştırılıyor. Bazı çalışmalar iki dilliliğin bilişsel gerilemenin ortaya çıkışını geciktirebileceğini veya ileri yaşlarda bilişsel rezervle ilişkili olabileceğini öne sürüyor (bkz. Recent research indicates that being bilingual might reduce the risk of MCI and dementia - Aparna Venugopal ve ekibi)

Yeni bir dil öğrenmeye çalışan kişi yalnızca birtakım kelimelerin Türkçe karşılıklarını ezberlemez. Başka bir dil bilgisi sistemiyle karşılaşır, farklı sesleri ayırt etmeyi öğrenir, yeni kelimeleri hafızasında tutmaya çalışır ve bildiği anlamları başka yapılarda ifade etmeye uğraşır.

Kimi zaman Türkçede son derece doğal gelen bir düşüncenin başka bir dilde aynı biçimde kurulamadığını fark eder.

Kimi zaman ise kendi dilinde tek kelimeyle ifade ettiği bir şeyin başka bir dilde tamamen farklı bir kavramsal çerçeve içerisinde karşılandığını görür.

Dolayısıyla yabancı dil öğrenmek yalnızca “yabancı biriyle konuşabilmek” değildir. Aynı zamanda zihnin alışık olmadığı yolları kullanmasını gerektiren uzun soluklu bir öğrenme faaliyetidir.

Üstelik bugün yapay zekâ teknolojileri ve büyük dil modelleri sayesinde yabancı dil öğrenmek yirmi yıl öncesine kıyasla çok daha kolay.

Fiziksel CD’lerden diyalogların dinlendiği, kalın sözlüklerin taşındığı ve dil bilgisi yapılarının kimi zaman matematik formülü ezberler gibi çalışıldığı günlerin aksine ChatGPT, Gemini ve Claude gibi büyük dil modelleri kullanıcının talebi doğrultusunda onunla istediği dilde konuşabilir ve bir diyalog oluşturabilir.

Üstelik aldığı komuta göre bu konuşmayı arzu edilen seviyeye de çekebilir.

Örneğin başlangıç düzeyindeki bir İngilizce öğrencisi, kullandığı yapay zekâ aracından kendisiyle başlangıç seviyesinde konuşmasını isteyerek yazılı pratik gerçekleştirebilir. Bilmediği kelimeleri listeletebilir, hatalarını düzelttirebilir ve her diyaloğun sonunda hedef kelimelerin Türkçe karşılıklarını vermesini isteyebilir.

Orta seviyedeki bir öğrenci ise aynı sistemi bir konuşma arkadaşı gibi kullanabilir; belirli bir konu hakkında tartışabilir, farklı ifadeler öğrenebilir veya yaptığı hataların nedenlerini açıklamasını talep edebilir.

Dolayısıyla yapay zekânın gelişmesiyle ortaya çıkan tabloyu yalnızca “artık yabancı dil öğrenmeye gerek kalmayacak” şeklinde okumak bana oldukça eksik geliyor.

Tam tersine aynı teknolojiler başka bir ihtimali de beraberinde getiriyor ve dil öğrenmeyi hiç olmadığı kadar erişilebilir kılıyor.

Bir gün cebimizdeki veya kulağımızdaki cihazlar yabancı biriyle konuşurken söylediklerimizi neredeyse kusursuz biçimde karşı tarafa aktarabilir. Bu durumda yabancı dil bilmenin bazı pratik avantajları gerçekten azalabilir.

Fakat çeviriyi dinlemekle dili bilmek yine de aynı şey olmayacaktır.

Farklı dillerde yazılmış kitapları veya makaleleri kendi dilinde okumak esasen bir anlama işlevini yerine getirir. Fakat aynı metni yazıldığı dilde okuyabilmek bazen kelime tercihlerinden cümle kuruluşuna, mizahından kültürel göndermelerine kadar çeviride bütünüyle taşınması mümkün olmayan başka ayrıntıları da görünür kılar.

Bir başka dili öğrenmek bu nedenle yalnızca başka insanlarla konuşabilmenin yolu değildir.

Biraz da dünyaya başka bir pencereden bakabilmenin yoludur.

Bu bağlamda yapay zekâ ve büyük dil modellerinin bu denli geliştiği bir dünyada olmak, “dil öğrenmeye gerek kalmayacak” fikrinden ziyade “dil öğrenmek artık çok daha kolay” düşüncesini akla getirmelidir.

Teknoloji günün birinde dil bariyerini önemli ölçüde ortadan kaldırabilir.

Fakat insanın başka bir dili öğrenirken zihninde açılan yeni yolların yerini alması o kadar kolay olmayacaktır.