Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 romanında kitaplar, insanları düşünmeye, huzursuz olmaya ve yaşadıkları düzeni sorgulamaya yönelttikleri için yakılır.

Romanın itfaiyecileri yangın söndürmez; kitapların saklandığı evleri ateşe verir. Böylece yalnızca kâğıt ve mürekkep değil, kitapların taşıdığı fikirler, çelişkiler ve farklı hayat ihtimalleri de ortadan kaldırılmaya çalışılır.

Son aylarda yapay zekâ şirketleri hakkında çıkan haberler ise günümüzde kitapların susturulmak için değil, makinelerin daha iyi konuşabilmesi için parçalandığını gözler önüne koyan mahiyettedir.

Öyle ki Claude’ı piyasaya süren Anthropic şirketinin milyonlarca basılı kitabı satın aldığı, ciltlerini keserek sayfalarını endüstriyel tarayıcılardan geçirdiği ve ardından fiziksel nüshaları imha ettiği, 2025 yılında görülen bir telif hakkı davasının belgeleriyle ortaya çıkmıştır. Şirketin amacı, kitaplardan oluşan geniş ve makine tarafından aranabilir bir dijital kütüphane kurmak; ardından bu metinleri Claude adlı yapay zekâ sisteminin eğitiminde kullanmaktı. Mahkeme belgelerine göre şirket, bu operasyon için Google’ın kitap tarama projesinde çalışmış bir yöneticiyi de bünyesine katmıştı (bkz. https://arstechnica.com/ai/2025/06/anthropic-destroyed-millions-of-print-books-to-build-its-ai-models/?utm_source=chatgpt.com).

Elbette buradaki durum Fahrenheit 451’deki gibi devlet eliyle yürütülen bir sansür faaliyeti değildir. Kitaplar yasaklanmamakta, insanların onları okuması engellenmemekte ve belirli görüşler toplumdan silinmeye çalışılmamaktadır. Dolayısıyla iki olay arasında birebir bir eşitlik kurmak doğru olmaz. Ancak kitapla kurulan ilişki açısından rahatsız edici bir benzerlik bulunduğu da inkâr edilemez. Birinde kitabın içindeki fikirlerden kurtulmak için kitap yakılır; diğerinde ise içindeki kelimeleri makineye aktarmak için fiziksel varlığı gözden çıkarılır.

Üstelik yapay zekâ şirketlerinin son dönemde özellikle eski kitaplara yönelmesi bu tabloyu daha da ironik hâle getirmektedir. Kitap verisi sağlayan ISBNdb adlı şirket, 2022’den önce basılan eserleri yapay zekâ şirketlerine pazarlarken bu kitapların makine tarafından üretilmiş içeriklerle kirlenmemiş olmasını başlıca avantajlardan biri olarak gösteriyor. Şirketlere sunulan fikir ise oldukça basit: İnternet artık yapay zekâ metinleriyle dolduğuna göre, güvenilir insan üretimini bulabileceğiniz son yerlerden biri eski kitap rafları, sahaflardır (bkz. https://thenextweb.com/news/ai-companies-buying-old-books-training-data-slop). Öyle ki, çeşitli ülkelerdeki sahafların ellerindeki eski ve fiziki anlamda son nüsha olan binlerce kitabın aynı gün çeşitli şirketler tarafından sipariş edildiği basına yansıyan haberler arasında yer alıyor (bkz. https://haber.sol.org.tr/haber/yapay-zeka-sirketleri-sahaflari-bosaltiyor-milyonlarca-kitabi-alip-tarayip-imha-ettiler).

İngilizcede “AI slop” olarak anılan, Türkçede kabaca “yapay zekâ posası” şeklinde karşılanabilecek içerik yığını; arama motorlarından sosyal medyaya, ürün tanıtımlarından haber metinlerine kadar internetin pek çok alanına yayılmış durumda. Aynı kelimeleri, aynı cümle yapılarını ve aynı yüzeysel açıklamaları tekrar eden bu metinler, büyük dil modellerinin eğitiminde kullanıldığında modellerin kendi ürettikleri içeriği yeniden tüketmeleri riskini doğuruyor. Başka bir ifadeyle yapay zekâ, kendi sesini dinleye dinleye insan dilinden uzaklaşabiliyor. Bu da artık veri setinin güncel tutulamayacağı ve kendini tekrar edip halüsinatif cümleler kurmaya daha da yaklaşacağı anlamına geliyor.

Dolayısıyla yapay zekâ şirketleri, kendilerinin büyüttüğü sentetik içerik kirliliğinden kaçmak için yeniden insan eliyle yazılmış kitaplara başvurmakta fayda görüyor. Bu bağlamda yakın zamana kadar eski ve erişilmesi güç görülen basılı kitaplar, bugün makinelerin ihtiyaç duyduğu “temiz veri”nin önemli kaynaklarından biri hâline geliyor.

Buradaki çelişki oldukça dikkat çekicidir. Yapay zekâ şirketleri bir taraftan birkaç saniye içinde metin üretmenin, kitap özetlemenin ve sayfalar dolusu yazıyı birkaç maddeye indirmenin imkânlarını sunarken diğer taraftan da bu sistemlerin nitelikli bir dil kurabilmesi için yıllarını bir kitaba vermiş yazarların, editörlerin, çevirmenlerin ve yayıncıların emeğine ihtiyaç duyuyor.

Makine hızla yazabiliyor; ancak bu hızı mümkün kılan temel malzemeyi, yavaş yazılmış insan metinlerinden alıyor.

Telif hakkı tartışması da tam bu noktada ortaya çıkıyor. ABD’deki mahkeme, yasal olarak satın alınmış kitapların taranarak yapay zekâ eğitiminde kullanılmasını belirli şartlar altında “adil kullanım” kapsamında değerlendirdi. Buna karşılık korsan sitelerden edinilmiş milyonlarca kitabın saklanması aynı korumadan yararlanmadı. Anthropic’in korsan eser kullanımıyla ilgili davası daha sonra 1,5 milyar dolarlık bir anlaşmayla sonuçlandı (bkz. https://arstechnica.com/tech-policy/2025/06/key-fair-use-ruling-clarifies-when-books-can-be-used-for-ai-training/?utm_source=chatgpt.com).

Ancak bir uygulamanın hukuka uygun bulunması, onun kültürel açıdan tartışmasız olduğu anlamına gelmez. Satın alınan bir kitabın fiziksel nüshasını parçalamak mülkiyet hakkı içerisinde değerlendirilebilir. Fakat o kitaptan çıkarılan metnin milyarlarca dolarlık bir ticari sistemin temel malzemesine dönüşmesi, yazarın ve yayıncının bu yeni ekonomik değerden ne ölçüde pay alması gerektiği sorusunu ortadan kaldırmaz.

Daha önemli bir soru ise kitabın gerçekte ne olduğuyla ilgilidir.

Büyük dil modeli kitabı “okuduğunda” sıkılmaz, itiraz etmez, bir paragraf üzerinde günlerce düşünmez veya yıllar sonra aynı kitaba dönüp farklı bir anlam bulmaz. Metindeki kelimeler arasındaki ilişkileri öğrenir, vektör uzayına yerleştirir ve bunları bağlama göre yeni cevaplar üretmek için kullanır. İnsan ise kitabı yalnızca bilgi almak için okumaz. Bazen kitabın kendisini yavaşlatmasına, rahatsız etmesine ve kolayca cevaplayamayacağı sorularla baş başa bırakmasına ihtiyaç duyar. Fahrenheit 451’de asıl tehdit yalnızca kitapların yakılması değildir. Toplum, kitapların talep ettiği sabrı ve düşünsel zahmeti artık istememektedir. İnsanlar uzun metinler yerine hızlı eğlenceyi, çelişkili fikirler yerine kendilerini rahatsız etmeyen cevapları tercih eder. Kitapların ortadan kaldırılması, bu tercihin siyasal ve kurumsal sonucudur.

Bugün kitapları yakmıyor olabiliriz. Ancak onları okumak yerine özetleten, düşünmek yerine cevap almayı tercih eden ve insanlığın yazılı birikimini birkaç saniyelik sonuçlar üreten bir sisteme devreden yeni bir kültür oluşturuyoruz.

Şüphesiz ki kitapların dijitalleştirilmesi bütünüyle olumsuz bir faaliyet değildir. Eski eserlerin korunması, farklı coğrafyalardaki okurlara ulaştırılması ve araştırmacıların geniş metin koleksiyonlarını inceleyebilmesi son derece değerlidir. Yapay zekâ da bilgiye erişimi kolaylaştırabilir ve okunması güç metinleri daha anlaşılır hâle getirebilir. Fakat bunun için kitapların ciltlerini kesmek zorunlu değildir. Tahribatsız tarama yöntemleri, yayıncılarla lisans anlaşmaları, yazarlara ödeme yapılması ve kullanılan veri kümelerinin daha şeffaf açıklanması mümkündür. Nitekim kitapların dijitalleştirilerek korunmasıyla, dijitalleştirme bahanesiyle fiziksel nüshaların yok edilmesi aynı şey değildir.

Bradbury’nin romanı, kitapların düşüncenin ortadan kaldırılması için yakıldığı bir gelecek tasvir ediyordu. İçinde bulunduğumuz çağ ise daha farklı ve daha tuhaf bir soruyla karşı karşıya:

Kitapları makineler daha iyi düşünsün diye parçalarken, insanlar düşünme alışkanlıklarını kaybederse ne olacak?

Belki de yeni Fahrenheit 451’in en büyük tehlikesi kitapların tamamen yok olması değildir. Asıl tehlike, metinlerin her yerde bulunduğu fakat onları gerçekten okuyacak insanın giderek azaldığı bir dünyanın ortaya çıkmasıdır.