Bence, bir insanın bu yaşamda deneyimleyebileceği en güzel ve çok az insanın kavuşabileceği an, bu gezegene yukarıdan, yani uzaydan bakabilme olanağıdır. Her gün, üzerinde yaşadığınız o küreden yukarıya bakıp aklın hayalin almadığı bir sonsuzluğu kavramaya çalışmak yerine, bu kez o sonsuzluktan gezegene bakmak. Kelimelerle tarif edilmesi oldukça zor bir deneyim.

Bilinmez olduğunu bildiğiniz boşluktan bildiğinizi düşündüğünüz ya da sandığınız gezegeninize hayretle bakmak. Belki yıllar, on yıllar sonra daha çok insan için olanaklı olacak olan bu deneyim, bugün için sadece astronotlar, kozmonotlar veya taykonotlar için olanaklıdır. Dünyaya uzaydan bakabilme fırsatı olsun isteyen ve bu unvanlardan birini alamamış ve alamayacak herkes için zaman, bu gezegene doğmuş olmak için maalesef ki yanlıştır.

İnsan temelli bir zaman kavramından bağımsız bir şekilde uzaydan dünyaya bakma fırsatı olmayanlar değildir sadece, yanlış zamana doğanlar. Yine pek çok insan da doğdukları zaman, dönem veya çağın içinde bazen kendilerini rahat hissetmezler. İçlerindeki insan, yani karakter ve iç dünyaları onların kendilerini başka zamanlara ait hissetmelerine sebep olur. Bunun nedeni tam olarak nedir bilemiyorum. Yani, gerçekten de insanın karakteri ile yaşam, özgürlük, adalet, ahlak vb. konu ve kavramlara ilişkin düşünce ve görüşlerinin içinde bulunduğu zaman ve toplumla uymaması mıdır sebep bilemiyorum. Belki, bazı inançlarda olduğu gibi daha önceki ve özlem duyduğu bir yaşamının etkisinden çıkamayışıdır. Belki de bu, ayak uyduramayacaklarını ya da asla yetişemeyeceklerini ve kaybolup gideceklerini düşündükleri bir yaşama dair endişedir.

Sanırım ki herkesin kendi çevresinde kolayca görüp gözlemleyebileceği türde insanlardır ya çok sakin insanlar ya da çok aceleci olanlar. Hatta bazılarımız bile kendimizi bu iki sıfattan birine uygun görebiliriz. Sakin insanlar genelde, telaşlı olarak adlandırılanların imrenerek baktığı türde insanlardır. Çünkü, çoğu ve hatta her zaman rahat söylem ve eylemleriyle dikkat çekerler. Bir durum karşısında eyleme geçmeleri telaşlı olanlara oranla oldukça yavaştır. Acele etmezler. Bu durum, onlar gibi olmayan insanlar için acı verici olacak kadar zorlayıcı bile sayılabilir.

Elbette bir de telaşlı olanlar vardır. Hemen hemen her konuda hızlı ve de aceleci denebilecek şekilde davranırlar. Bu acelecilik çoğu zaman konuşmalarına da yansır. Ee illa ki hızlı da düşünüyorlardır denilebilir. Bu tür insanlar da sakin insanlar için bir ızdıraba dönüşebilir. Çünkü büyük olasılıkla düşünmeye ayırdıkları süre sakinler için kısa sayılmaktadır. Ayrıca, hızlı hızlı yapılan eylemler de sakin bireyler için çok da cazip değildir. Ne düşünmek ne de eylemde bulunmak için yeterince zaman yoktur.

Evrendeki her şey gibi insanlar arasında var olan zıtlıklar da oldukça doğaldır. Hatta zıtlıklarımız bile çeşitlidir. Bir konuda birbirinden farklı düşünce, fikir, görüş ve dolayısıyla da söylem ve eylem farklılıkları görebiliriz. Düşünce dünyamızdaki özgürlüğün bir sonucu olan bu farklılıklar ise maalesef bazı zamanlarda ve coğrafyalarda söylem ve eylem özgürlüğüne ise dönüşememektedir. Ancak yine de insanın bugünkü yaşamının zenginliğinin, insanlar arasındaki farkların somut yansımaları olduğu da unutulmamalıdır.

İnsanlar arasındaki bu zıtlıklar ya da farklılıkların ortaya çıktığı davranışlardan biri olan sakinlik ve acelecilik ise bir karakter özelliği farklılığı mıdır yoksa yaşamı ve zamanı algılama şeklimizle mi ilgilidir?

İnsanın olduğu kişi olmasında elbette ki karakterinin çok önemli bir yeri ve etkisi vardır. Ancak kişilik tek başına karakterden oluşmaz. Aile, çevre, eğitim ve toplum insanın kişiliğini şekillendiren başlıca etkenlerdir. Birkaç kişi ile başlayan bu dünya ile iletişimimiz zamanla, bazen doğrudan olmasa bile günde binlerce kişi ile temasa doğru genişleyip gitmektedir. Bu temas, her birimizin dünyayı algılama ve onu anlamlandırma şekline de etki etmektedir. Karakterimizdeki iyi yönlerin gelişimini sağlayacak ortamlarda bulunur, buna uygun kişiler ile temas eder ve deneyimler elde edersek kendi gizilimize uygun bir kişiliğe doğru yolculuk yaparız. Tam aksi durumda ise kendimizden yavaş yavaş uzaklaşır, belki de onunla hiç tanışma fırsatı olmamış olan bir kişiliğe sahip oluruz.

Zamana ilişkin algımız da yine içinde var olduğumuz dar ve geniş anlamdaki toplumdan şüphesiz ki etkilenmektedir. Çünkü her toplum, üzerinde yaşadığı kara parçasının gösterdiği coğrafi ve iklimsel özelliklerden doğrudan etkilenir. Kültürün bir parçası olan yaşam biçimleri bunun bir parçası olarak şekillenir. Evler, pazarlar, ibadethaneler, kıyafetler, bayramlar, kutlamalar, yas günleri, şarkılar, ağıtlar vb. her şey illa ki toprağın kokusunu barındırır. Eğer soğuk bir iklimdeyseniz kapalı ve sıcak alanlarda olmak bir tercih değil zorunluluktur, aynen dışarıdan kısa süreli kalmanın olduğu gibi. Yeterince giyinmezseniz dışarıda hayatta kalamazsınız. Daha az kıyafet daha kısa zaman demektir. Eğer bir deve değilseniz ve çöldeyseniz de dışarıda uzun saatler geçiremezsiniz. Yine orada da sıcağa uygun giyinmelisiniz. Eğer kutuplara yakınsanız bazı dönemler gündüz bazı dönemlerde ise akşamlar uzundur. Hatta gerçek anlamda ne gündüz ne de akşam olur.

İnsanın içinde bulunduğu, birebir deneyimlediği yaşam, onun konu, olay ve durumlar karşısındaki düşünce, söylem ve eylemlerini de şekillendirir. Hiç kimse kendisini içinde bulunduğu ortamdan, düşünce dünyası haricinde soyutlayamaz. Herkes çevresinden etkilenir. Bu hem iyi hem de kötü anlamdadır. Ve bu bazen hayatın akışını nasıl algıladığımızı da etkiler. Coğrafi şartlara ayak uyduran insanlar ve toplumlar için her yerin, kendine ait bir ritmi vardır. Bazı şehirlerde hayat yavaş akarken bazılarında ise çok hızlıdır. Hayatın yavaş aktığı bir yerde hızlı yaşamaya, hızlı aktığı bir yerde yavaş yaşamaya çalışmak da rüzgâra doğru koşmak gibi olabilir. Çünkü, bu bazen insanın tercihinden çok toplumun zorladığı bir ritimdir. Dolayısıyla, zamanla insanlar da yaşadıkları şehirlere, iklime, coğrafyaya benzemeye başlarlar. Yavaş, sakin, dingin ya da hızlı, aceleci ve coşkulu…

Tüm bunlar elbette ki bazı davranışların öğrenilebilir ve dolayısıyla da değiştirilebilir olduğu gerçeğini de yok saymaz. Yani, bir insan gereğinden fazla sakin veya aceleci olmanın tam tersi bir davranışı öğrenip benimseyebilir. Ancak, burada şuna dikkat çekmek gerekir ki o da insanların zamanı algılarken çoğu zaman içinde bulundukları anı değil geçmişi veya geleceği bir referans noktası kabul etmeleridir. Bu şu anlama gelir: Eğer siz içinde bulunduğunuz anı değil geçmişi ve geçmişte yaşadığınız kayıp zamanları temel alırsanız yeni bir kayıp zamana ve onunla beraber gidenlere tahammülünüz olmadığı gibi bundan korkarsınız. Ve yine eğer geleceği ve henüz gerçekleşmemiş suni gerçekleri temel alırsanız bu kez de her şeyi doğru yapıp yapamama endişesi ortaya çıkıp gerçeklikle bağınızın kopmasına sebep olur.

Dışarıdan bize çok sakin görünen ve bazıları için vurdum duymazlık dediğimiz şeyin aslında o insanların zihinlerinin oldukları andan uzaklaşmadıkları anlamına geldiğini şimdi şimdi anlıyoruz. Bu insanlar, geçmişin tamamlanmış ve tümüyle aynı şekilde tekrarlanmayacak, geleceğin ise henüz yaşanmamış ve aklındaki gibi gerçekleşme olanağı olmayan birer kavram olduğunun farkındadırlar. Bu insanlar, içinde bulundukları her anı kendi koşulları içerisinde değerlendirirler. Yani, bu insanlar için olanı olduğu gibi kabul etmek vardır. Önyargılardan arınmış bir bakış açısı bu insanların; konu, olay, durum ve kişileri değerlendirmelerinin temel ölçütüdür. Böylece, bu insanlar hiçbir şeye gereğinden fazla anlam yüklemezler. Var olanın dışında bir gerçeklik türetmez, varsayımlar üzerinden hareket etmezler. Ne olmuşların ne de henüz olmamışların korkusu ve endişesiyle düşünce, söylem ve eylemlerine yön vermezler. Fakat, dışarıdan sakin görünen her insan da iç dünyasında da öyle değildir. Bunu da unutmamak gerekir.

İnsanın kişiliğine yerleşmiş, geçmişte, gelecekte veya her ikisinde birden yaşamasına sebep olan bu özellikten kendisini sıyırması elbette ki kolay değildir. Her değişim gibi bu da emek, çaba ve zaman gerektirir. Ancak olanaksız da değildir. Unutmamak gerekir ki her insan bugünkü olduğu haline öğrenerek gelmiştir. Ya anne ve babasından ya çevresinden ya öğretmenlerinden ya da toplumdan ama bir şekilde öğrenmiştir. Fakat, insan için en önemli öğrenme deneyimler aracılığıyla gerçekleşendir. İnsanın kendi deneyimlerinden daha öğretici hiçbir şey yoktur. Geçmişin olduğu gibi tekrarlanmadığını, geleceğin hayal ettiği gibi gerçekleşmediğini gören her insanın gözü gibi bakması gereken tek şey elinde tuttuğu andır. Çünkü o an ve ona yüklenen anlam, insanın; acelesiz, korkusuz ve endişesiz bir hayat yaşamasının ilk adımı olabilecektir.