Eskiden hepimiz kendi halinde insanlardık. Her gün bir fotoğraf, reels veya hikâye paylaşmak gibi bir derdimiz yoktu. Her birimizin hayatı ancak, fiziken var olduğu ortamlarda bulunan diğer insanlarla kurduğu iletişim ve bundan doğan etkileşim ile sınırlıydı.

Hepimiz her zaman kendi çevremiz için önemliydik ve bu çoğu zaman da yeterliydi. Başkaları, özellikle de bizleri hiç tanımayan kalabalıkların ne düşündüğünün ya da onlar arasında bir değerimizin olup olmadığının bir önemi yoktu. Ta ki bu ölçülebilir bir şey haline gelene kadar!

Gel zaman git zaman insanlık sosyal ağlar diye bir şey ile tanıştı. Daha erken tarihlerde kurulmuş başka örnekleri olmasına rağmen “Facebook” bu konudaki milat sayılabilecektir. Zira, yıllar içerisinde; birbirinden uzaklaşmış, habersiz olmuş, ilişkileri ve iletişimleri kopmuş insanlar en uzak yaşlarındaki kişilerden başlayarak birbirlerini bulabilmek ve yeniden iletişim kurabilmek için bu sosyal ağdan faydalanmaya çalıştılar. Pek çok insan da başarılı oldu açıkçası. Çok uzun yıllar öncesinde kalmış; ilişkiler, arkadaşlıklar, aşklar bulunmuş ve bazıları uzun zamandır ihtiyaç duydukları kıvılcıma kavuşup yeniden bir aleve dönüşmüştür. Hani kötü yanı da yoktur bir noktadan bakınca. Birçok insan, geçmişte hayatına dokunmuş, onda iz bırakmış, ara ara hatırlayıp bugün neler yaptığını merak ettiği insanlara kavuşuvermiştir yeniden.

Başlarda basit bir arkadaşlık mecrası olan bahsi geçen ve daha sonra ona eklenen, temelde farklı amaçlara hizmet eden onlarca ağ daha sonraları kimi insanlar için dış dünyada daha görünür olmanın etkili bir yolu haline gelmiştir. Ürün veya hizmet satan, yeteneklerini kazanca dönüştüren, sanatla uğraşan veya söyleyecek sözü olanlar açısından artık yepyeni, ücretsiz (başlarda) ve geniş kitlelere ulaşmayı sağlayan bir olanak var olmuştur. Pek çok insanın bu ağlar aracılığıyla, başka türlü mümkün olmayacak kadar geniş kitlelere ulaştıkları, görünür oldukları ve kazanç sağladıkları bir gerçektir. Bu yanıyla bakıldığında kötü olmuştur denilemese de insanların öz değerlerini; beğeni, yorum ve takipçi sayıları üzerinden değerlendirmelerine sebep olması açısından durum tartışmalıdır. Ayrıca da bu mecraların da her zaman olduğu gibi kendi vasatlarını ve onlara; beslenme, gelişme ve büyüme alanını yarattıkları da ayrı bir gerçektir.

Buradaki vasatlıktan kastım, var olan olanaklara ve sahip olunan yeteneklere rağmen gelişime kapalı ve direnç içerisinde olmaktır. Yani, kişinin içinde bulunduğu sınırları, zamanla içselleştirilmiş bilinç dışı sebeplerle aşmayı istememesidir.

Herhangi bir şeyin ya da düzenin içerisindeki ortalamanın kendine ait bir alan bulmaya çalışması ve bulması sanırım ki normal ve kaçınılmazdır. Hele ki bahsettiğimiz bu tür sanal ağlar gibi neredeyse herkesin kullanımına eşit derecede açık olan böylesine özgür alanlarda olduğu gibi. Çünkü, bir şekilde herkes kendi gibi olanları arayıp bulmak, bulduğu zaman da onunla daha çok temas, iletişim ve etkileşim halinde olmak ve onu büyütmek istemektedir. Ki tüm bu ağlar da içlerinde barındırdıkları algoritmalar aracılığıyla kişilerin bu niyet ve isteklerine dolaylı olarak hizmet etmektedirler. Aslında, insanlar açısından buradaki temel amaç, kendisinin başaramadıklarını; onu temsil ettiğine inandığı, kendisiyle aynı ekonomik, sosyal ve kültürel çevreden geldiğine inandığı, birçok açıdan kendisiyle bağ kurduğu kişi ve topluluklar üzerinden gerçekleştirmektir. Bugün hem ülkemizdeki hem de dünyadaki; kulüp taraftarlığı, siyasi parti sempatizanlığı, müzisyen / müzik grubu fanlığı veya farklı alanlardaki rol modeli takipçiliği örneklerini dikkatli incelediğimizde konu daha da iyi anlaşılacaktır.

İlginç bir şekilde, pek çok insan; ekonomik, sosyal, kültürel vb. bakımdan kendinden daha ileri veya yukarı seviyedeki insanların veya toplulukların bulundukları yere ulaşmak için daha fazla emek ve zaman harcamak, çabalamak yerine onları kötülemeyi ve kendi gibi olanların daha güçlü olabilmesi için aralarından öne çıkabilenleri alkışlamayı tercih etmektedir. Zira, çoğu zaman bu tür insanlar kendinden daha ileride veya yukarıda olan insanların ya doğuştan ya da sonradan ama bir şekilde şanslı olduğuna, ellerindeki imkanların; emek, zaman ve çaba harcanmaksızın elde edildiğine inanmaktadırlar. Hatta bazen, bu kazanımların kişilerin kendi; hakkı, emeği ve çabasıyla değil, gayri resmi ve gayri ahlaki yollardan elde edildiğini bile iddia edip kötülemenin dozunu dahi artırmaktadırlar.

İnsanların onları veya diğerlerini bugünkü oldukları noktaya ulaştırdığına inandıkları birçok etmen olduğu gibi bunların en belirgini, öznel olanı ve bir sığınak olarak kullanılanı kaderdir. Kimi insan, hayatlarında bulundukları mevcut aşamayı veya durumu ifade ederken zaman zaman, kendilerinden bağımsız gerçekleşen olayların ve her şeyin üzerindeki bir gücün etkisinin kendi; karar, seçim ve eylemlerinin üzerinde olduğunu öne sürerler. Halbuki bu durumda insan, içinde var olduğu yaşama kendi seçimleriyle yön veremeyen, başına gelen her şeyde bir başka gücün kararlarının etkisi altında olan ve hayatın onu bir o yana bir bu yana savurduğu aciz bir yaprağa dönüşmektedir. Elbette ki her insan bu yaşama eşit şartlarda doğmadığı gibi hayatının kalanındaki; karar, seçim ve eylemlerde de diğer herkesle eşit şartlara ve olanaklara sahip olmamaktadır. Ancak, eğer ki insan bu yaşamdaki tüm emek ve çabasına rağmen kader denen kaçınılmaz olana yenik düşecek ise, onun bu yaşamda; karar almasına, seçimler yapmasına ve eylemler gerçekleştirmesine yarayan özgür iradesi ne işe yaramaktadır. Yoksa bunların hepsi, tüm bunların hepsinde kendine düşen sorumluluğu almaktan kaçınan insanın bahaneleri midir?

Doğduğu andan bu yana ama asıl olarak da bilincine kavuştuğu zamandan itibaren kendi özgür iradesiyle kararlar verip seçimler yapan ve bunları eyleme dönüştüren insan, bu yaşamdaki bunca deneyimi neden ve nasıl kendisi dışındaki bir başka güce atfetmek ister? Az önce bunun, kişinin; düşünce ve eylemleriyle ilgili sorumluluk alıp almamakla ilgili olup olmadığını sormuştum. Ki sorunun cevabının büyük oranda bu olduğu da düşünülebilir. Çünkü, kaderle ilişkilendirmediği her şeyin ucu az veya çok şüphesiz ki insanın kendisine bağlanacaktır. Böyle bir durumda da kaderle ilişkilendirilen sonuçları doğuran karar, seçim ve eylemlerin sahibi olan kişi hem kendisi hem de diğer insanlar tarafından hem daha görünür hem de daha savunmasız hale gelecektir. Bu görünürlük aynı zamanda da şu demektir: Kişinin yeterlikleri ve yetersizlikleri, daha da doğrusu yetkinliği gözler önüne serilecektir. Kişinin olduğu veya olamadığı her şey herkes tarafından bilinir olacaktır. Pek çok insanın kendi sorumluluklarını kaderin omzuna yüklemesi, kendi yetkinliği ile yüzleşmekten kaçınmasının açık bir sonucudur.

Yetersizliğin, herhangi bir şeyin eksikliğini ifade etmek için kullanıldığı gayet açıktır. Yanı sıra, devinim halindeki dünya ve yaşamda bu mümkün olmasa da bir insanın herhangi bir konuda tam olabilmesi de onun o konudaki olmazsa olmaz şartları yerine getirmesi demektir. Fakat, günümüzde çoğu insan için yeterli olmak yeterli olduğuna inanmakla hallolduğuna ve çaba gerektirmediğine inanılan önemsiz bir konu halini almıştır. Maalesef ki kendi yetersizlikleri ile mutlu olan, eksiklerini gidermek istemeyen insanlar bugün her yere sızmış, yeterlik ve yetkinlikle elde edilmesi gereken birçok kaleyi ele geçirmişlerdir. Gözlemlemeden, okumadan, deneyimlemeden, yani öğrenmeden, bilmeden; düşünce, fikir, uzmanlık, yetkinlik ve yer sahibi olmak günümüzün normali olmuştur.

İnsan olmak demek, farklı hava koşullarında seyreden bir gemiye kaptanlık etmek demektir. Çünkü bir kaptanın, içinde bulunduğu gemiyi bağlı bulunduğu limandan ayırıp bir başka limana ulaştırması ancak alacağı kararlar, yapacağı seçimler ve hepsinin sonucu olarak gerçekleştireceği adımlara bağlıdır. Gemisini, yani onun özelliklerini, becerilerini tanımayan, açıldığı suya dair fikri olmayan, havanın ona verdiği ipuçlarını okuyamayan, özetle kaptan olmak konusunda yeterli olmayan hiç kimse bir gemiyi sağ salim bir şekilde limana yanaştıramayacaktır. Nasıl ki bir kaptanın yanlış; karar, seçim ve eylemlerinden doğacak iyi ve kötü sonuçlar çoğu zaman sadece kendisini etkilemeyecekse bu şüphesiz ki tüm insanlar için de geçerlidir.

Hepimiz farklı farklı zamanlarda birçok konuda iyi ve vasat olandan birini seçmek üzere bir yol ayrımında bulunuruz. Kendi ile yüzleşmek, keşfettiği eksiklerini gidermek isteyen ve buna cesareti olan herkes illa ki daha iyinin yolunu tutmaktan çekinmeyecektir. Ancak, vasatlığın geçer akçe olduğu bugünlerde, eksiklerini gidermek için emek, çaba ve zaman harcamak kimin tercihi olacaktır işte orası tam bir bilmecedir. Her ne olursa olsun, zaman hangi taşı parlatırsa parlatsın, bu gezegenin var oluşundan bu yana; insanların, zamanın ve koşulların ona yüklediğinden bağımsız olarak daima değerli olan; kavram, ilke ve anlayışlar olmuştur. Bu nedenle, bugün neyin veya kimin el üstünde tutulduğu, alkışlandığı veya tercih edildiği yine de gerçekleri kolay kolay değiştirmeyecektir.