Bir futbolcunun sahada birçok rakibi vardır. Karşı takım... Savunma... Kaleci... Bazen de kendi korkuları... Ama bazı futbolcular için en büyük rakip, tribünde oturan ve onu herkesten çok seven babası olabilir.
Bu cümle ağır gelebilir.
Çünkü baba, çocuğunun en büyük destekçisidir.
Onu yağmurda antrenmana götürendir.
Kramponunu alanıdır.
Hafta sonunu onun maçlarına ayırandır.
Çocuğunun başarılı olmasını herkesten çok isteyendir.
Ama bazen, farkında olmadan, destek olmakla müdahale etmek arasındaki çizgiyi aşabilir.
Ve futbol sahasında o ince çizgi, bir çocuğun özgüveniyle arasındaki çizgiye dönüşebilir.
Bir penaltı ve unutamadığım bir ders...
Yıllar önce güzide kulüplerimizden birinde çalışıyordum.
Bir maçta penaltı kazandık.
Takım içerisinde penaltıyı kimin kullanacağı önceden belirlenmişti. Hafta boyunca yaptığımız çalışmalar ve değerlendirmeler sonucunda bu kararı vermiştik.
Tam penaltı kullanılacakken bir velinin iki eliyle saha kenarındaki tellere yapışarak bana doğru seslendiğini hatırlıyorum.
Israrla kendi oğlunun penaltıyı daha iyi atacağını söylüyordu.
Penaltı kullanıldı.
Gol oldu.
Fakat benim için asıl önemli olan topun filelerle buluşması değildi.
Velinin söylediklerini kendi oyuncumun da duyduğunu ve dikkatle bizim tarafa baktığını fark ettim.
O bakış hâlâ aklımda.
Çünkü çocuk babasının ne söylediğini duymuştu.
Ve belki de o anda kendi içinde bir soru oluşmuştu:
“Babam benim penaltıyı kullanmamı istiyor. Peki neden kullanmadım?”
Maçın ilerleyen dakikalarında bir penaltı daha kazandık.
İşte burada benim de bir hatam oldu.
Dışarıdan gelen o ısrarın etkisinde kaldım.
Hafta içinde penaltı konusunda yeterince çalışmamış olan o oyuncuma penaltıyı kullandırdım.
Ve penaltı kaçtı.
O anda oyuncum için gerçekten çok üzüldüm.
Daha da önemlisi, kendimi suçladım.
Çünkü bir antrenör olarak benim görevim, dışarıdan gelen bir düşüncenin etkisiyle karar değiştirmek değil; hafta boyunca çalıştığım, güvendiğim ve planladığım düzene sadık kalmaktı.
O çocuk belki yalnızca penaltıyı kaçırdığı için değil, babasının söylediklerinin yarattığı baskı ve benim o baskıdan etkilenmem nedeniyle kendini kötü hissetmişti.
Ertesi antrenmanda ilk işimiz penaltıyı konuşmak olmadı.
Çocuğu konuştuk.
Mahcubiyetini paylaştık.
Kırılan özgüvenini yeniden inşa etmeye çalıştık.
Ona penaltı kaçırmanın futbolun bir parçası olduğunu anlattık.
Bir penaltının, bir futbolcunun değerini belirleyemeyeceğini hissettirdik.
Ve o çocuk zaman içinde çok iyi bir futbolcu oldu.
Bugün ise kendisi bir antrenör.
Belki de bu hikâyenin en güzel tarafı bu.
Bu olay bana iki büyük ders verdi.
Birincisi:
Babalar çocuklarının futboluna destek olmalı ama oyunun aksiyon alanına müdahale etmemeli.
Hatta daha doğru ifade edeyim:
Edememeli.
Çünkü saha içerisindeki karar verme sorumluluğu antrenöre aittir.
Bir baba çocuğunu korumak ister.
Başarılı olmasını ister.
Ama maçın içerisinde, oyuncunun hangi pozisyonda oynayacağından kimin penaltı kullanacağına kadar müdahale etmeye başladığında, artık destek olmaktan çıkıp çocuğun üzerine baskı kurmaya başlayabilir.
İkincisi ise antrenörler için.
Antrenör, saha dışından gelen seslere karşı zihinsel bir sınır oluşturmalıdır.
Özellikle velilerden gelen tavsiye, talep ve yönlendirmeler karşısında kendi çalışmasına güvenmelidir.
Çünkü bir antrenör hafta boyunca oyuncusunu görür.
Nasıl çalıştığını bilir.
Hangi oyuncunun hangi konuda hazır olduğunu bilir.
Kimin fiziksel, teknik ve psikolojik olarak ne durumda olduğunu bilir.
Tribündeki veli ise çoğu zaman maçın yalnızca birkaç dakikasını görür.
Bu nedenle antrenör, dışarıdan gelen her sesi dinlerse kendi planını kaybedebilir.
Ben o gün bunu yaşayarak öğrendim.
Bazen bir antrenörün en büyük sınavı, karşı takımın baskısı değil; kendi kararının arkasında durabilmesidir.
Peki velilere ne söylemeliyiz?
Çocuğunuzun maçını izleyin.
Onu destekleyin.
Onunla gurur duyun.
Ama onun yerine maçı siz oynamayın.
Çünkü çocuk futbolu önce sizin hayaliniz için değil, kendi hayali için oynamalıdır.
Bir gün belki profesyonel futbolcu olacak.
Belki olmayacak.
Belki yıllar sonra antrenör olacak.
Belki futbolu tamamen bırakacak.
Ama ne olursa olsun, o çocuğun futboldan kazanması gereken en önemli şey yalnızca bir kupa veya madalya değildir.
Özgüvenidir.
Kendi kararlarını verebilme cesaretidir.
Kaybettiğinde ayağa kalkabilmesidir.
Ve en önemlisi, hayatının bir döneminde sevdiği oyunu oynarken kendisi olabilmesidir.
Çünkü biz antrenörlerin görevi sadece futbolcu yetiştirmek değildir.
İnsanın içindeki futbolcuyu korumaktır.
Ve bazen bunu yapabilmek için, en çok seven insanların bile saha çizgisinin dışında kalmasını istemek gerekir.