Türk futbolunda belki de en istikrarlı olduğumuz tek konu, sürekli değişimdir.

Oysa dünya futbolunda başarıya ulaşan ülkeler; her seferinde yeniden başlamayı değil, doğru kurulan sistemi sabırla geliştirmeyi tercih ediyor.

İspanya'nın Dünya Şampiyonluğu bunun en açık örneğidir.

Bir ülke dünya futbolunun zirvesine çıkıyorsa, bunun arkasında yalnızca yetenekli futbolcular yoktur.

Orada mutlaka bir futbol aklı, bir eğitim modeli, bir planlama ve en önemlisi istikrar vardır.

Çünkü dünya şampiyonlukları tesadüfen kazanılmaz.

Dünya şampiyonları yıllar öncesinden yetiştirilmeye başlanır.

İspanya'nın başarısındaki en önemli örneklerden biri Luis de la Fuente'dir. Luis de la Fuente

De la Fuente, bir gün ansızın A Milli Takım'ın başına getirilmedi.

Yıllarca İspanya'nın genç milli takımlarında görev yaptı.

U19...

U21...

Olimpik Milli Takım...

Genç oyuncularla birlikte büyüdü, onların gelişimini takip etti ve aynı futbol kültürünü yıllar boyunca oluşturdu.

Oyuncular hocasını tanıdı, hoca oyuncularını tanıdı.

Oyun anlayışı değişmedi.

Plan değişmedi.

Sistem değişmedi.

Sonuç olarak İspanya önce Avrupa'nın, ardından dünyanın zirvesine çıktı.

İşte başarı böyle inşa edilir.

Peki biz neden aynı hikâyeyi yazmakta zorlanıyoruz?

Türkiye'de altyapı milli takımlarında görev yapan, oyuncu yetiştiren, uluslararası başarılar kazanan bir antrenörün en alt yaş grubundan başlayıp A Milli Takım Teknik Direktörlüğüne kadar yükselmesi neden hâlâ çok zor bir yol olarak görülüyor?

Sorun yetenek eksikliği mi?

Hayır.

Sorun futbol bilgisi mi?

Hayır.

Sorun; yıllardır sürdürülebilir bir sistem kuramamış olmamızdır.

Federasyon yönetimleri değişiyor...

Teknik kadrolar değişiyor...

Projeler değişiyor...

Yıllarca emek verilerek oluşturulan oyuncu grupları değişiyor.

Yeni dönemlerle birlikte yeni yapılanmalar başlıyor ve çoğu zaman geçmişte oluşturulan birikim yeterince devam ettirilemiyor.

Bunun sonucunda sadece antrenörler değil; oyuncular, futbol kültürü ve milli takım hafızası da zarar görüyor.

Oysa milli takım, dönemlerin değil; ülkenin ortak değeridir.

Milli takımlarda görev yapan teknik adamların önünde adil ve şeffaf bir kariyer yolu olmalıdır.

Başarı gösteren, oyuncu geliştiren, eğitim veren ve kendini kanıtlayan antrenörler bilmelidir ki emeklerinin karşılığı bir gün mutlaka gelecektir.

Çünkü umut olmayan yerde gelişim olmaz.

Liyakat olmayan yerde sürdürülebilir başarı olmaz.

İspanya bize sadece bir kupa kazanmanın yolunu göstermedi.

Bize bir futbol kültürünün nasıl oluşturulacağını gösterdi.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Biz gerçekten bir futbol sistemi mi inşa ediyoruz, yoksa her değişimde yeniden mi başlıyoruz?

Türk futbolunun en büyük sorunu yetenek eksikliği değildir.

Türk futbolunun en büyük sorunu; başarıyı koruyan, emeği ödüllendiren, liyakati esas alan ve insan yetiştiren bir kariyer sistemi kuramamış olmasıdır.

Acı ama gerçek...

Türk futbolunda en istikrarlı başarı; sürekli değişim, sürekli dönüşüm ve her gelenin yeniden sıfırdan başlama alışkanlığıdır.

Oysa dünya şampiyonları, her dönemde yeni bir hikâye yazanlar değil; aynı hikâyeyi sabırla tamamlayanlardır.

Çünkü futbolun geleceği transfer masalarında değil, altyapı sahalarında yazılır.

Ve artık değişmesi gereken teknik adamlar değil...

Değişmesi gereken bu çürümüş,başarısız anlayıştır...

Yazımızı , ben çok saygı duyarım Mehmet Seyit Özkan'nin alt yapılarda ısrarla kullandığı ama! kendisinin de uygulamakta zorlandığı bir sözü ile bitirelim ," Sabır ikinci akıldır "...