Siyasetin dilimize pelesenk ettiği en büyülü kelime şüphesiz ki "değişim"dir. Hele ki her tıkanmışlık döneminde ortaya çıkan yeni aktörler, seçmene "yepyeni bir alternatif" ve "bambaşka bir Türkiye" vadettiğinde bu büyü daha da katlanır.

Nitekim Türk siyasetinin taze soluğu Yeni Parti’nin arkasındaki sosyolojik rüzgâr da tam olarak bu vaatten besleniyor. Potansiyel seçmenleri, bu yeni yapıya bakarken liyakat, ekonomik refah ve kurumsal adaletle örülü parlak bir gelecek hayal ediyor.

Ancak iş, Türkiye’nin en köklü ve en sancılı fay hattına, yani "Kürt meselesi ve terörün tasfiyesi" başlığına geldiğinde o parıltılı değişim rüzgârı aniden sert bir poyraza dönüşüyor.

GENAR Araştırma’nın son Siyasi Eğilim Raporu, bu tezatı tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor. İktidar blokunun öncülük ettiği "Terörsüz Türkiye" sürecine toplumsal destek genel kamuoyunda yüzde 61,6 gibi güçlü bir çoğunluğa ulaşmışken, değişim iddiasındaki Yeni Parti seçmeninde bu oran yüzde 40,9’da kalıyor. Yani her on Yeni Parti seçmeninden altısı, ülkenin en kritik virajında statükonun, eski reflekslerin ve mesafeli duruşun yanında saf tutuyor.

Peki, "yeni bir Türkiye" isteyen bir kitle, iş toplumsal barış noktasına geldiğinde neden frene basıyor?

Bu sorunun cevabı, özellikle İzmir gibi seküler-cumhuriyetçi kalelerin sosyo-politik genetiğinde saklı. Kendini güya "solcu", "ilerici" ve "enternasyonalist" olarak tanımlaması gereken bir yapı, ne yazık ki ulusalcılık adı verilen o konforlu kabusun etkisi altında eziliyor. Evrensel sol değerlerin özünde barışçılık, bir arada yaşam ve hak temelli bir enternasyonalizm yatarken; Türkiye’de merkez solun ve ondan kopan yapıların tabanı, adeta bastırılmış faşizan duyguların ve örtük bir Kürt düşmanlığının esiri haline getirilmiş durumda.

Kıyı ulusalcılığı, özgürlükçü bir değişim arzusunu değil; tam aksine, statükoyu ve kurucu felsefenin defansif reflekslerini kutsayan bir kimlik üretiyor. Seçmen ekonomide adalet, yönetimde liyakat isterken; kimlik siyasetinde, iktidarın açtığı bir barış alanına bile sırf "ötekiyle" yan yana gelmeme dürtüsüyle sırtını dönüyor. Bu duruş, tarihsel olarak kendini solun taşıyıcısı ilan eden kitleler için apaçık bir vicdan cinayeti, entelektüel bir intihardır.

Sonuç olarak GENAR’ın saptadığı bu oranlar, muhalif seçmenin zihinsel bariyerlerini gösteren net bir aynadır. Yepyeni bir Türkiye, sadece ekonomik göstergeleri düzelterek ya da kadroları değiştirerek kurulamaz. Gerçek bir alternatif olmak, egemenlik ve güvenlik paradigmalarında da cesur, kucaklayıcı ve geçmişin bagajlarından arınmış bir dili inşa etmeyi gerektirir. Aksi takdirde, adına "yeni" dediğimiz her hareket, İzmir’in ve kıyı şeridinin o aşırı ulusalcı, korumacı duvarlarına çarparak eskinin kötü bir taklidi olmaktan öteye geçemeyecektir.