Karşıdan karşıya geçmek istediğim dar bir yolda, arabasının burnunu yaya geçidinin de ilerisine kadar çıkarmış bir sürücü gördüm. Her zaman olduğu gibi bu durumu oldukça yadırgadım. Çünkü, bu tip basit kuralların bile uygulanamıyor olmasını daima medeniyetsizliğin bir yansıması olarak görürüm.
Öğrenilmesi kadar akılda tutması da bir o kadar basit olan bu tür kurallara uymaktan, onları yerine getirmekten aciz insanları ise bir türlü anlayamam. Tam bu düşünceleri kafamdan geçirip bir yandan da sürücüye kızarak oldukça kısa olan yaya geçidinden geçmeyi tamamladım. Tam o sırada da aklımdan şu soru geçti: Bu kişi, bir yaya olarak aynı durumdaki bir aracı ve sürücüyü görse tam olarak ne düşünürdü?
Yaşamımızı, bir; topluluk, toplum veya bir devletin üyeleri olarak daha rahat ve huzur içerisinde geçirmek için gönüllü olarak uymayı kabul ettiğimiz toplumsal kurallar veya uymamamız halinde ceza alacağımızı bildiğimiz yasalar vardır. Bu kurallar ve yasalar daha biz çocukken, içine doğduğumuz aileden başlayarak hem bize anlatılır hem de biz çevremizi gözlemleyerek kendimiz onları öğreniriz. Dolayısıyla, belirli bir yaşa gelen ve hem ailesinden ve içinden bulunduğu toplumdan hem de gittiği eğitim kurumlarından yeterli bilgiyi alan herkes ortak yaşamaya ayak uydurmaya yetecek kadar bilgiye sahip olmuş demektir. Hepsinden sonra insanın yapması gereken ise sadece öğrendiklerini uygulamaktır. Eğer bir insan içinde bulunduğu toplumun kurallarına uymuyorsa bunun sebebi nedir: Bilinçli olarak veya bilinç dışı sebeplerle kuralların kendisini sınırlandırmasını istememesi mi, kuralları akla ve mantığa uygun bulmaması mı yoksa kuralların uygulanmaması halinde oluşacak olan toplumsal tepkinin veya yasal cezanın yetersiz oluşu mu?
Bugün yaşadığımız dünyadaki pek çok medeniyette ve toplulukta uygulanan kurallar hemen hemen ortak hale gelmiştir. Elbette ki toplumsal ve kültürel farklılıklar olmakla beraber insanların ortak olarak kabul ettiği değerler vardır ve bu değerlere uyulmamasının herhangi bir cezai yaptırımı yoktur. Zira, birçok toplumsal kurala uymamanın cezası, hafiften ağıra doğru gidecek olursak, zaten ya ayıplanmak ya da o toplum tarafından dışlanmaktır. Henüz toplumsal kuralların yeterince olgunlaşıp yerleşmediği kültür ve toplumlarda ise bu görev devletin koyduğu yasalara düşmektedir. Böylelikle, kurala uymayan bireye toplum sessiz kalsa bile devlet sessiz kalmayacak, toplumun huzuru ve mutluluğunun sürdürülebilmesi için orantılı bir yaptırımda bulunacaktır. Yani, devlet bu noktada bir güvence mekanizması olarak işlev görmektedir ki insanların devlet kurmalarının sebeplerinin en başında da toplumsal düzenin ve güvenliğin sağlanması gelmektedir.
Devletin koyduğu yasaların ve bu yasalara uyulmaması halinde uygulanacak cezaların işlevsiz ya da gereksiz kalmasının tek yolu, o toplumda yaşayan bireylerin, devletin koyduğu yasalar ve oluşturduğu cezaların sebebini kavranmasındadır. Peki nedir bu yasaların ve cezaların var olmasının sebebi? Yanıt aslında oldukça basit ve tam olarak hepimizin aklına hemen gelmese de zihnimizin arka planında herkesin bildiği bir kavrama aittir. İşte o kavram “özgürlük”tür.
Özgürlük, bu yaşama doğar doğmaz elde ettiğimiz pek çok hakkımızı ifade eder. Her insan doğar doğmaz; düşünce, söylem ve eylemlerinde istediğini yapmakta veya yapmamakta irade sahibi olur. Her insanın sahip olduğu bu iradeyi sınırsızca kullanması ise özgürlük olup bu ayrıca da başka insanların iradelerini kullanmalarının önündeki bir engeldir. Fakat, her bir bireyin kendi iradesini sınırsızca kullanmasının bir kaosa sebep olacağı da aşikardır. Dolayısıyla, toplumların ortak ve birlikte yaşam içerisinde “normal” olarak kabul ettikleri ile devletin yazılı olarak çerçeve içerisine aldığı kurallar ya da yasalar, bireylerin kendi özgürlüklerinden hem kendi hem de başkalarının özgülükleri için gönüllü olarak vazgeçmesini gerektirmiştir. Yani hem toplumsal kurallar/normalar hem de yasalar birer toplumsal uzlaşmadır. Bu uzlaşma her bireyin daha huzurlu, sorunsuz ve güven içerisinde bir hayat yaşama arzusunun ortak beyanıdır.
Aile ve dar çevre aracılığıyla başladığımız toplumsal kurallar ve devlet yasalarını öğrenme sürecinin en önemli aşama ve öğelerinin başında eğitim gelmektedir. Eğitim, özellikle de daha kalabalık topluluklarda yaşamaya başlamakla daha anlamlı hale gelen kuralların özümsenmesi açısından oldukça önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü, kişinin küçük yaşlarından itibaren sadece birey olmayı değil aynı zamanda, sosyal bir canlı olan insan olarak bir bütünün parçası olmayı da öğrenmesi oldukça önemlidir. Zira eğitim, diğer insanlar ile onların; düşünce, söylem ve eylemlerine saygı duymayan, kendininkileri diğerlerininkinden üstün tutan ve özgürlük adı altında başkalarının özgürlük sınırlarını ihlal eden bencil bireylerin yetişmesini engellemenin en temel yolu olacaktır.
Bir insanın diğer insanların özgürlüklerini kendisininki kadar önemsemesinin yolu onlara en az kendisi kadar saygı duyması ile mümkün olabilecektir. Bu dünyada yaşayan herkesin birbirini sevmesi mümkün olmasa da bir insan olması sebebiyle ona saygı duyması oldukça kolay ve uygulanabilir olandır. Her ne kadar her insanı kendi şartları ve kültürü içerisinde değerlendirdiğimizde, belirli seviyede ve koşulsuz bir sevgi duymak mümkünken bu yine de şart değildir. Her ne kadar bu sevgi tüm insanları bu gezegende bir arada, huzur ve mutluluk içerisinde yaşatacak anahtarın ta kendisi olsa da!
Karşımızdaki insana, hak ve özgürlüklerine saygı duymamız, bir insan olarak ona değer vermemizden dolayıdır. Eğer, bu dünyada yaşayan her insanın en az kendiniz kadar; özgür, mutlu ve huzurlu olması gerektiğine ve bunu hak ettiğine inanırsanız kendiniz için istediğiniz her şeyi onlar için de istersiniz. Ki bu, pek çok insanın farklı; koşul, zaman ve yerlerde karşılaştığı diğer canlılara ve onların yaşam haklarına duyduğu saygı ve iyi bir hayat yaşamalarına duyduğu arzudan pek de farklı değildir. Yani, nasıl ki bir kedi, köpek, kuş, aslan veya filin bile kendi doğasında ve doğasına uygun yaşamasını isterseniz bunu insanlar için de istersiniz. Eğer bir başka insan için bunu istemiyorsanız bu, bir noktada iki yüzlülük ya da samimiyetsizlik olabilecek ya da öyle anlaşılabilecektir. Dolayısıyla, yaşamsal hak ve özgürlüklere saygının ne tür ne ırk ne cinsiyet ne milliyet ne de sosyo-ekonomik düzeyle sınırlandırılmaması gerekmektedir.
İnsanın, kendini içinde bulduğu yaşamının ilk anlarından itibaren hissetmeye ve zaman içerisinde de bilinçli bir şekilde farkına varması gerektiği en önemli olgulardan biri de öz değeridir. Yani, kişinin dış koşul ve etkenlerden bağımsız olarak kendisini nasıl algıladığı, gördüğü ve değer verdiğidir. İnsan öz değerini keşfettikçe, başkalarının ona değer verip vermediğiyle ilgilenmez. Kendi değerini bilen kişi başkalarından ilgi ve değer görmek uğruna onların hoşuna gidecek, onların istekleriyle uyumlu ya da iradesinin dışında, kendisine dayatılmış olan düşünce, söylem ve eylemlerde bulunmayacaktır. Çünkü kişi bilir ki o, başkalarının ona gösterdiği sevgiden ve biçtiği değerden bağımsız, kendisi olarak oldukça ve yeterince değerlidir. Bu kişinin kendi değerinin farkında olması demektir. Ve bu aynı zamanda kişinin kendisine, kim olduğuna, istek, arzu ve hayallerine saygı duymasıdır. Kendisinin değerini bilen, kendisine saygı duyan biri her insanın kendi özünde değerli olduğunu ve saygıyı hak ettiğini de kolaylıkla bilir. Böyle bir insan kendisi için istediği herhangi bir iyiliği diğerleri için de isteyeceği gibi herhangi bir kötülüğü de diğerleri için de istemeyecektir.
Gezegendeki veya onun üzerindeki farklı coğrafyalardaki irili ufaklı toplumların mümkün olduğu kadar sorunsuz bir şekilde bir arada yaşamasını sağlamak üzere benimsenmiş kurallar ve yasalar, kendi değerini bilen insanın sınırsız özgürlüğünden başkalarından yana vazgeçmesi demektir. Bu vazgeçiş bireyin kendisini değersizleştirmesinden ziyade diğer insanların değerine duyduğu saygının açık bir ifadesidir. Dolayısıyla, insanların kurallara uyması onu değersizleştirmez, aksine değerli insanlardan oluşan değerli bir toplumun parçası haline getirir. Şüphesiz ki burada bahsedilen kurallar ve yasalar insan onuruna aykırı olmayan ve insanların özgürlüğünü bir kişi veya belirli bir gruptan yana sınırlandırmayanlardır. Zira, o tür kural ve yasalar insanı değerli bir toplumun parçası yapmaktan çok kendisini olduğundan değerli sanan ayrıcalıklı bir topluluğun yönettiği değersiz bir toplumun parçası haline getirecektir.
Yaşamın hep birlikte, bir topluluk halinde yaşanabilmesi ancak bir arada olmak için verilen ortak tavizlerle mümkündür. Özgürlüklerinden törpülenenlerin, her insana; iyi yaşam koşulları, huzurlu, mutlu ve güvenli bir toplum olarak geri dönmesi gerekmektedir. Öz değerini bilen, öz saygısı olan her birey, daima kendisini içinde iyi hissedeceği bir hayatı yaşamak ister. Topluluk olarak yaşamak uğruna kendinden verdiği ödünlerin karşılığını da içinde bulunduğu ortak yaşamda bulmak isteyecektir. Zaten gönüllü olarak sınırlandırdığı özgürlük alanının başkalarınca yeniden sınırlandırıldığını ya da daraltıldığını görmek, birey için hem mutsuzluk verici olacak hem de vazgeçtiği özgürlüklerini sorgulamasına sebep olacaktır.