Uzun ve zahmetli çabalar sonucunda yarattığımız bugünkü dünyanın eskisinden daha güvenli mi yoksa aksine daha da güvensiz mi olup olmadığı tam bir soru işaretidir.

Halbuki bugün, dünyanın hemen hemen her yerinde yüzlerce devlet ve onlara bağlı güvenlik güçlerinin olduğu malumdur. Bununla beraber, eskiden tek tük bazı mağazaların önlerinde bulunanlar ile “mobese” olarak adlandırılan ve genellikle de sadece şehirlerin işlek cadde ve kavşaklarında bulunan kameraların yerini çok daha kapsamlı izleme ağ ve sistemlerinin aldığı da açıktır. Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz bu zaman ve koşulları güvenlik açısından bizi daha rahat hissettirmesi gereken bir dönemdir denilebilir.

İnsanlığın ilk zamanlarında, yani bugünkü teknolojinin esamesinin okunmadığı, bırakın teknolojiyi basit el aletlerinin bile yeni olduğu çağlarda insanın kendisini, bırakın güvende hissetmesini koruması bile çok daha zor bir eylemdir. Henüz yerleşik bile olamayan insanın, kendisinin de bir parçası olduğu doğada var olan, kendinden daha güçlü ve yırtıcı olan diğer canlılardan korunması bugünden oldukça zordur. Barınmak, dolayısıyla da aynı zamanda dış dünyanın tehlike ve tehditlerinden kendinizi yalıtmak; herhangi bir durumda da tehlikenin kaynağı olan canlıya karşı koymanıza yardımcı olacak yeterli ve işlevsel alet ve silahlara sahip olmak da yine o dönem için fazlasıyla zordur. İnsan, içinde bulunduğu her çağda hayatta kalmayı; o çağın koşullarının içinde var olarak, yaşadığı deneyimlerden öğrenerek başarmıştır. Yaşadığı her zorluk, her tehlike, her mücadele insanın kendisini geliştirmesinin yolunu açmıştır.

Henüz bilmediği, nelerle karşılaşacağına dair tam olarak bir fikrinin olmadığı her durum ve koşulda, özellikle de ilk defa karşılaşacak olduklarında insanın içerisinde bir gerginlik hissetmesi doğaldır. Her ne kadar gerginlik olarak ifade etsem de insanın içerisinde bulunduğu durum veya şartların belirsizliğinin büyüklüğüne bağlı olarak bu gerginlik yerini korkuya da bırakabilmektedir. Korku, insanın bilmediği ve hükmedemediği şeylerden doğan veya doğabilecek kötü etkiler hakkında hissettiği olumsuz duygudur. Bilmediği ya da yeteri kadar bilmediği her şey insanda az veya çok bir korkuya sebep olabilir. Eğer bir de geçmişte benzer durum ve şartların sonucunda gerçekleşmiş ve duygusu insanda yerleşmiş kötü anlar var ise bu bir benzerinin kaçınılmaz olarak yaşanmasının insan tarafından beklenmesi ve bilinen kötü sonuçlarından korkulması demektir. Dolayısıyla, insan korkmayı da öğrenmektedir denilebilir.

İnsanın öğrenebilen bir canlı olması, onun oldukça önemli bir özelliğidir. Aksi halde, fiziksel güç bakımından kendisi ile karşılaştırılma ihtimali bile olmayan canlıların yaşadığı bu dünyanın en güçlü ve ürkütücü canlısı haline gelememiş olurdu. İnsan, beyninin geniş işlem kapasitesinin yanı sıra; çözümleme, planlama, strateji oluşturma ve uygulama becerileri sayesinde, karşılaştığı her korkunun üstesinden gelmeyi başarmıştır. Bunu, o her neyse ya ondan korkmamayı öğrenerek ya da onu korkulacak bir unsur olmaktan çıkararak, yani bertaraf ederek başarmıştır. Bertaraf etmek, herhangi bir şeyin bir daha sizin için bir korku unsuru, bir tehlike olamamasını sağlamaktır. Bir şeyden korkmamayı öğrenmek ise, korku duyduğumuz şeye ilişkin yürüttüğümüz akıl süreçlerinin bir sonucudur. Yani, insanın daha önceden korku duyduğu şeyi tanıması, onun hakkındaki gerekli şeyleri, korkmaması için ihtiyaç duyduklarını öğrenmesidir. Böylece insan, korkuya sebep olan bilinmezlik unsurunun alanını ya küçültür ya da tamamen ortadan kaldırır.

Bir yandan, korkunun insanın mücadeleci yanını beslediği de söylenebilir. Buradaki mücadele hem korkunun kaynağı olan dış unsurla hem de iç kaynağı olan zihinledir. Zira, korkuyu yaratan ilk unsur, bu duyguyu ortaya çıkaran asıl ve algılanabilir olandır. Ancak, her ne kadar algılanabilir olsa da korkuyu üreten çoğu zaman, insanın duyu organları ile algılayabildiklerinin zihninin düşünme süreci açısından yetersiz oluşudur. Yani, bir şeyden ne kadar korku duyacağı, insanın o şey hakkındaki algılayabildiklerinin miktarı ile azalır veya çoğalır. Pek çok insanın karanlıktan korkmasının asıl sebebi de budur. Her gün geçtiği sokaktan, yaşadığı evden, sevdiği odadan, uzakta belli belirsiz hareket eden ve normalde bildiği herhangi bir cisimden gündüz korkmayıp gece korkması, insanın karanlıkta sınırlanan görme becerisinin bir sonucudur. Karanlıkta korkabileceğimiz, korkmamızı gerektirecek birçok şey olabileceği gibi korkularımızın önemli bir kısmı bizim yeteri kadar göremediğimiz ve algılayamadıklarımıza yüklediğimiz anlamdan kaynaklanmaktadır. Daha net bir ifadeyle: “İnsanın asıl olarak mücadele ettiği korkuları değil, bilinmeze insan tarafından yüklenen ve bilinmezin kendisinden daha büyük ve olumsuz olan anlamlarıdır.”

Şüphesiz ki insanın korkularının içerisinde deneyimlerinden kaynaklı olanlar da vardır. Geçmişte yaşanmış deneyimlerden bugüne taşınmış olan izler pek çok insanın korkularının temelidir. Bugün sıklıkla duyduğumuz travma da bir nokta da bunu ifade etmektedir: “Eski bir deneyimin iyileştirilememiş yarası.” Halbuki en büyük becerilerinden biri öğrenmek olan insanın geçmişteki bazı deneyimlerinin; getirdiği, yarattığı, yaşattığı olumsuzlukları aşamayıp orada takılı kalmasını anlamak da oldukça zordur. Konu sadece geçmişte ve orada yaşanmış olan deneyimde takılı kalmak da değildir. Konu, geçmiş deneyimden ortaya çıkan yargıların bugün ve gelecekteki; konu, olay ve durumlar için de geçerli bir gerçeklik olarak kabul edilmesidir. Yani, henüz yaşanmamış olanların geçmişte yaşanmış olanlarla birebir aynı veya çok yakın benzerliklerde olacağına ilişkin kanaat, yani önyargıdır.

Temelinde korku olan hiçbir eylemin olumlu sonuçlar yaratacağı düşünülemez. Çünkü, korku insanın olumlu düşünmesinin de önündeki engeldir. Korkunun hâkim olduğu bir düşünme süreci ve eyleminde, mevcut durumun ve koşulların iyi yanlarının ve olası çıkış noktalarının görünmesi ya da fark edilmesi de zorlaşacaktır. Bu durumda, insan geçmişte korku duyduğu herhangi bir şeyi hala korku duyulan olmaktan çıkarmadığı sürece gelecekte de korkuları ile baş etmeye devam etmek zorunda kalacaktır.

Korku aynı zamanda da insanın gelişimi açısından da önemli bir engel teşkil etmektedir. Çünkü korku, gelecekteki deneyimlerin geçmiştekilerin benzerleri olacağını düşündürerek; yeni bir bakış açısı, yeni bir düşünce ve yeni bir eylem üretmenin ve geliştirmenin önündeki engeldir.

Bu, karşılaştığı yeni bir konu, olay veya duruma, geçmiş deneyimlerinin sınırlarından hareketle yaklaşan insanın, yeni olan her şeydeki; ana, duruma ve konuya özgü şartları yok saymasıdır. Bu da yine insanın, bunlardan elde edeceği yeni olan her şeyden vazgeçmesi anlamına gelmektedir. Halbuki insanın gelişimi değişimle mümkündür. Bu da insanın, karşısına çıkan her şeyin, öncekilerle ne kadar benzerlik gösterirse göstersin hem kendisinin hem de sonuçlarının farklı veya özgün olduğunu veya olacağını kabul etmesiyle mümkündür.

Korkunun yarattığı önyargı ve önyargının yarattığı sınırlandırılmış deneyim insanın hem dış dünyayı hem de kendisi ve sınırlarını keşfetmesini engellemektedir. Elbette ki bu da çoğu zaman, insanın kendini içinde rahat ve güvende hissettiği kolaycılığın da bir sonucu olmaktadır. Çünkü, bilinmeyenin korkutucu ve güvensiz olması kadar bilinen de bir o kadar rahat ve güvenlidir. Bu noktada, bilinenin dışında kalan alanın ne vaat ettiğinin insan için bir önemi yoktur. Önemli olan bilindik olmasıdır. Ancak, pek çok insanın hayatındaki pek çok fırsat da hem bu bilinenin verdiği huzur ve güveni kaybetmemek hem de bilinmeyenden doğan korkuyla yüzleşme cesareti bulamamaktan dolayı kaybolup gitmektedir.

İnsan, eldeki kuşun daldakinden değerli olduğuna inanabilir. Bazı şartlarda da bunun geçerli olduğuna dair de bir şüphe yoktur. Ancak, burada fark edilmesi gereken, kuşun; hasta, ölmek üzere, ölmüş olduğu veya tek bir kuşun yeterli olmadığı durumlarda bu yargının geçerli olmadığıdır. Ayrıca bu anlayış, bazen, korkularıyla yüzleşme ve onları aşma cesareti kısıtlı olan insanın kendisini iyi hissettirmek için kullandığı basit bir gerekçedir. Bazen de çıkarları gereği korkak insanları korkusuzlara tercih eden ve bu insanlardan faydalanmayı alışkanlık haline getirmiş kişilerce ve yönlendirme amaçlı söylendiği de unutulmamalıdır. Öyle ki korkak insan pek çok nedenle korkusuz olana, cesur olana tercih edilir. Çünkü, daha önce korktuklarından şimdi korkmayan insan, bugün artık daha çok bilgiye sahip demektir. Onu korku duymaya iten bilinmezliği aşmış demektir. Bir kez korkularının üzerine gitme cesaretini gösteren insan, bunu yeniden yapabilmek için ihtiyaç duyacağı özgüveni edinmiş demektir. Onu engelleyen korkunun asıl kaynağının çoğu zaman kendisi olduğunu fark edip zihninin barikatlarını bir kere yıkan insan, kendini aynı barikatların ardına tekrar hapsetmek istemeyecektir.

Korkunun kaynaklandığı veya kaynaklanabileceği fiziksel, somut gerçeklikler olsa bile bunlar çoğu zaman insanın kendi zihninden kaynaklananlardan daha etkili ve sınırlandırıcı değildir. İnsanlık tarihi hem insanın kendi zihninin hem de diğer insanların yarattıkları korkuların yenildiği ve çizdiği sınırların aşıldığı hikayelerle doludur. Çünkü, herhangi bir gerçeklikten kaynaklanmayan tüm korkular eninde sonunda bilgiye ve cesarete yenilmiştir. Bilgi, insanın herhangi bir şey hakkında erişebileceği ve kavrayabileceği ilke ve gerçeklerin bütünüdür. Nasıl ki güneş gecenin karanlığının gizlediği her şeyi aydınlatır ve açığa çıkarırsa bilgi de kendisinin yokluğunun altında sıkışmış gerçeği er ya da geç ortaya çıkaracaktır. Korkunun varlığı ile yokluğu arasındaki farkın yaratıcısı bilginin azlığı veya çokluğudur. Bilgi ve ona sahip olmanın insana getirdiği cesaret, yani insanın kendine güveni karşısında ise, korku daima kaybeden olacaktır.