Geçmişte insanlığın gündemi olmuş konularla bugünküleri kıyaslayınca, bunca zamanın sonunda sanki hiçbir şey değişmemiş gibi hissediyor bazen insan. Milattan önce her ne konuşuluyorsa sanki bugün de bir benzeri konuşuluyor gibi.
O gün de iktidar hırsıyla kişi ve grupların başkalarıyla savaşmaktan, suçsuz insanların canı pahasına kendi çıkarları için saldırmaktan çekinmediğini ve bunun bugün de böyle olduğunu görüyoruz. Ve bugün de tüm insanlığın faydasına olduğu söylenen şeylerde bile eninde sonunda belirli bir çıkar grubunun faydasının esas olduğunu bir gün gelip muhakkak ki öğreniyoruz. Mevki ve zenginlik hırslarını, sahip olmak uğruna benimsenen sömürü anlayışını, herkes bahane edilerek bazı kişi ve grupların kayrılışını seyrediyoruz, hala!
Her gördüğümüzün aslında görmemiz ve her bildiğimizin aslında bilmemiz gerekenin kendisi olmadığını, her şeyin arkasında bir başka gündem olduğunu düşünmek, günümüzde, insan için her şeye şüphe ile bakmak veya yaklaşmak gibi bir zorunluluğu ortaya çıkarmaktadır. İnsanın bu yaşamdaki her şeye şüphe ile yaklaşması ise ciddi bir sorun ortaya çıkarmaktadır. Çünkü, bir insanın her şeyden şüphelenir hale gelmesi, kişinin kendisi dışındaki her; kişi, konu, durum ve olaya dair güvensizliğini göstermektedir. Özellikle de insanın insanla olan ilişkisi ancak ve ancak aralarında bir “güven” varsa sağlıklı bir zemine oturabilir. İçinde güven olamayan, güven temelinde yükselmeyen hiçbir ilişki uzun vadeli ya da kalıcı olamayacaktır. Aynı, sağlam bir zemine inşa edilmemiş bir binanın içerisinde uzun süre yaşamayı arzu etmeyip bir an önce oradan çıkmayı ve daha sağlam bir binaya yerleşmeyi isteyeceğiniz gibi.
İnsanda ortaya çıkmış ve artık iyice yerleşmiş olan bu şüphecilik, kendisi dışındaki hiçbir şeye güvenmeme hali, bir noktadan sonra paranoyaklık haline bile gelmektedir. Yani, kişi zamanla gerçeklikle bile bağını koparabilir hale gelebilir. Her şeye karşı gereğinden fazla şüpheci olan birisi, bundan böyle her şeye karşı tetikte olma ihtiyacı da hisseder. Herkesin ve her şeyin kendisine zarar vereceğine dair gerçek dışı bir şüphesi bulunan birinin kendisini bu tehditlerden korumak istemesi ise, zamanla bireyin kendini insanlardan soyutlaması ile sonuçlanacaktır. Genetik yatkınlıklar, aşırı stres, travmalar gibi sebeplerle ortaya çıkabileceği gibi insanın, içinde var olduğu yaşamdaki unsurların; görünen, duyulan ve bilinenden farklılıklar gösterdiğine ilişkin şahit oldukları da bu paranoyaya sebep olabilmektedir.
Her sahip olduğu bilginin gerçeğinin aslında farklı olduğuna ilişkin insanda zamanla yerleşen görüş, kişinin her şeyden şüphelenmesi gerektiğini normalleştirmektedir. Güvenin zedelenmesi ile filizlenen şüphe ve şüpheciliğin normalleşmesiyle koşut olarak yerleşen güvensizlik, kişinin yaşamında şu ana kadar; gözlemlediği, öğrendiği ve dolayısıyla da bildiği pek çok değer ve ilkelerin de zarar görmesine sebep olmaktadır. Yani, insanların her söylediğinin, her yaptığının arkasında farklı bir gerçeklik olduğuna ilişkin yerleşen yeni bir görüş, evrensel olarak kabul görmüş ve bireyin kendisinin de benimsemiş olduğu değerleri de sakatlamaktadır.
Toplumsal olarak uygun görülmüş, benimsenmiş ve kabul edilmiş kurallarla uyumlu olması bakımından “normal” olarak nitelendirdiğimiz; uygulamalar, gelenek ve görenekler, uzun sürelerin sonucunda da olsa zamanla değişime uğrayabilir. Çünkü, doğadaki her şey gibi toplum da onu besleyen her şeyle beraber değişmektedir. Dolayısıyla, toplumun normalleri, yani normları da zamanla eskisinden farklılıklar gösterebilir. İnsanın sürekli olarak elde ettiği yeni bilgilerin kümülatif toplamı olan her yeni; zaman, dönem ya da çağ kendi normallerini yaratmakta ya da daha önceden var olan normalleri değişime zorlamaktadır. Fakat, “bu değişim her zaman olumlu ve doğru yönde mi gerçekleşmektedir?”, bu belki de en önemli soru ve tartışma konusudur. Yani, toplumun normal olduğunu düşündüğü, normal saydığı ya da normalleştirdiği her şey öyle midir? Öyle değildir elbette. Aksi halde, dünyadaki pek çok farklı kültürde ayrı ayrı var olan ve insan aklının almadığı, içinde bulunduğumuz bu çağla bağdaştıramadığımız toplumsal uygulamalar ya da kabullerle karşılamıyor olmamız gerekirdi. Örneğin, bu yüzyılda bile hala “çocuk gelin” gibi bir kavramdan bahsediyor olmamamız gerekirdi.
Her birimizi, insanlığın sürekli olarak daha ileriye gittiğine ikna etmesi gerektiğine inandığımız gelişmelerin bu arzumuzun tam aksine gelişiyor olması maalesef ki hayal kırıcıdır. Binlerce yıl sonunda olduğu, vardığı noktanın çok daha ilerisinde olması gereken insanlığın, zaman zaman binlerce yıl öncekilerle benzer gündemlerin muhatabı olması da hem umut hem de heves kırıcıdır. Felsefe diye adlandırdığımız düşünsel çabalardan binlerce yıl önce başlaması sebebiyle çok uzun zamandır vardır diyebileceğimiz, insanlığa, yaşama, bilgiye dair anlam arayışının sonunda bile hala, neredeyse “ilkel” diyebileceğimiz niyetlerle bu çağı yaşamaya çalışan bir insanlık normal sayılamaz, sayılmamalıdır.
İnsanın en büyük becerisi ve başarısı: Yaşadığı deneyimler ile sonuçlarından öğrenerek bunları sonraki; karar, seçim ve eylemlerine yansıtabilmesidir. Bununla beraber, insanın, teknolojide her yeni gün hep daha ileriye gidiyorken temel insani değerlerde yerinde sayıyor olmasını da bir başarısızlık olarak nitelendirmek ve bunu yüksek sesle söylemek gerekmektedir. Buradaki “yerinde saymak” eylemi, mevcudun üzerine yenilerini eklemek gibi zaten mümkün olmayan bir şey değil, elde olanların hızla değerini kaybediyor oluşudur. Sonuç olarak, insanların birbirine, yani birbirlerinin; arzu, istek ve amaçlarının altındaki niyetin özüne olan güvensizlikleri, bizleri daha yaşanabilir bir dünya amacından sürekli olarak uzaklaştırmaya devam edecektir. Zira, gelişen her türlü; bilgi, yöntem, teknik ve teknolojinin tüm insanlığın faydasına olacağına ve kullanılacağına olan güven de ancak, insanlığın “ortak” saydığı ve kabul ettiği değerlerin herkes tarafından benimsenmesi ve her türlü düşünce ve eylemde rehber olmasıyla mümkündür.
Bir insanı, tüm düşünce ve eylemlerinde, bunlardan etkilenme olasılığı olan diğer canlıları da düşünmeye, dikkate almaya; karar, seçim ve eylemlerini buna göre şekillendirmeye iten en önemli sebep, insanın doğumundan itibaren içinde daha baskın olduğuna inandığım “sevgi” duygusudur. İlk başlarda herhangi bir koşul gerektirmeyen sevgi, insanın zaman içerisinde; duydukları, gördükleri, öğrendikleri sonucunda, var olması için neden-sonuç bağı gerektiren bir olguya dönüşür. Yani, bir şeyi sevmek için bir nedene ihtiyaç duyarız. Bir çıkarımız, bir kazanımımız, elimize geçecek bir şey olmadan, yani birini bir koşul olmadan sevmek imkânsız hale gelir. Bir insanı nedensiz sevmek bizim için normal olmadığı gibi birinin bizi nedensiz sevmesi de artık normal değildir. Nedensiz ya da koşulsuz sevginin mümkün olmadığına inanan insan için böylesi bir davranış, muhakkak ki altında bir başka sebep aranmasını gerektirir. Dolayısıyla, koşulsuz sevgi “normal” değildir. Normal olmadığı gibi de altında başka bir sebep, özellikle de kötü bir niyet aranması gereken bir şeydir. Yeniden hoş geldin şüphe!
Artık neredeyse tamamını ortak olarak kullanıp üzerinde ortak olarak barındığımız, yaşadığımız bu dünyada, birbirimize karşı en çok hissetmek istediğimiz duygu güven iken son yıllarda en çok kaybetmiş olduğumuz olanın da bu duygu olması düşündürücüdür. Her seviyedeki insan ilişkilerinin en temel yapı taşı olan güven kaybolmuşken ortaya çıkarılabilecek iyi bir sonuç olduğunu düşünmek, saflık denilebilecek kadar fazla iyi niyet barındırmaktır. Birbiriyle, kendisine öğretilmiş koşullardan bağımsız bir sevgi ilişkisi kurmayı başaramayan insanların birbirlerine güvenmelerini, birbirlerine güvenmeyen insanların birbirleri ile iyi geçinmelerini, birbirleriyle iyi geçinmeyi başaramayan insanların ve toplulukların da iyi bir gelecek inşa etmelerini beklemek anlamsızdır. Her geçen gün daha kötüye gittiği açık olan böyle bir durumun normalleşmesi, insanlar ve toplumlar arasında kurulan güvensiz bağın derinleşmesi, sonuçları hepimizi etkileyecek bir geleceğin iyi olma olasılığını her geçen gün azaltmaktadır.
Normalin normal olmadığını söylemek bazı zamanlarda, bazı konularda ve bazı toplumlarda bazen zor bazen de imkansıza yakın olsa da söz konusu olan ortak geleceğimiz olduğunda yükselen her sesin geleceğimizin sigortası olacağı unutulmamalıdır. Evrensel olan değerler, her birimizin içinde bulunduğu toplumların ya da toplulukların değerlerinin üzerinde olan ve hepimizin; birlikte, sorunsuz, huzurlu ve mutlu olarak yaşamamızı sağlayan, sıkı sıkıya sahiplenilmesi ve korunması gereken olgulardır. Bu yaşamı, evrensel ilkelerle uyumlu olarak yaşamak, insanı, diğer canlıları ve doğayı sevmek, birbirimize güvenmek başarmamız gerekenler iken tam aksi olan her şey de hepimizin kaçınması gerekenlerdir. Çünkü, iyi bir yaşam ve gelecek ya bizimle mümkün ya da bizimle bir ütopya olacaktır.