Geçmişin kötü deneyimlerinin ve geleceği belirsizliğinin yarattığı endişeden bağımsız bir hayat yaşamak demek, insanın içinde bulunduğu anda olması, herhangi bir etkiden bağımsız olarak onu yaşaması demektir. Anda kalmanın, şimdide olma anlayışının en önemli ve ilk gerekliliği, az önce de bahsettiğim gibi, zihnin herhangi bir başka zamanda ve orada olmuş olanlarla ilgilenmiyor olmasıdır.
Bunun için de insanın yaşadığı her anın geride kaldığını ve “şimdi” olarak saymadığımız her anın da henüz yaşanmamış olduğunu kabul etmek gerekir.
İnsanın yaşamında geride bıraktığı zamanları ve içine aldığı, bazısı iyi bazısı kötü olan an ve deneyimleri, zamanla beraber geride bırakması kolay olmamaktadır. Pek çok insan, geçmişte yaşanmış, bitmiş ve belki de üzerinden çokça zaman geçmiş; konu, olay, durum ve bunlardan edindiği kötü deneyimlerin yarattığı acıyı geride bırakamamaktadır. O deneyim ve onunla ilişkilendirilmiş duygular insanın yaşamında geride kalması gereken bir öğeye, tatsız bir anıya dönüşmesi, geçmişin tozlu raflarında yerini alması gerekirken aksine bugünün ve geleceğin belirleyicisi olmaktadır. Kendi sorumluluğu da olsun veya olmasın geçmişte yaşanmışlara saplanan her insan için bu, anda kalmayı, içinde bulunduğu anın koşullarına ayak uydurmayı engellemektedir.
İnsanın, yaşama dair zamanla fark ettiği önemli detaylardan biri de endişelendiği, zaman zaman korktuğu geleceğin de aslında henüz var olmamış anların bir sonucu olduğudur. Henüz bu farkındalığa sahip olmamış her birey için gelecek, kendi zihninin kurgusal becerisinin ürünü olan, sanki gerçekmişçesine ona eziyet eden bir zindana dönüşür. İnsan, kurmaca bir dünyada kapana kısılır hem de onu oraya hapsedenin de oradan çıkarmayanın da kendisi olduğunu bilmeden. Aslında bazen hem mahkûm hem de gardiyan olduğunun farkında olsa da kendini o esaretten kurtarma cesaretini de gösteremez yine de insan.
Şu andan önceki ve sonraki herhangi bir zamanla kısıtlanmış bir yaşam, insanın bildiği tek yaşamının kalitesini ve de en önemlisi seyrini değiştirmektedir. Geçmişteki gerçek deneyimlerinden ürettiği korku ve gelecekteki gerçek olmayan deneyimlerinden ürettiği endişe, tek ve mutlak gerçek olan şimdiki anın, geçmiş ve geleceğin etkisinde yeniden şekillenmesine sebep olmaktadır. Geçmişin, tüm bileşenleri ile bugün aynı şekilde tekrarlanması mümkün olmadığı gibi geleceğin de insanın zihnindeki bir hayalle tamamen aynı olacak şekilde gerçekleşmesi imkansızdır. Çünkü her birimizin yaşamı hepimizin; karar, seçim ve eylemlerinin esintisi altındadır.
Olanı olduğu gibi, yani önümüze çıkan her şeyi o anın kendine özgü koşulları içerisinde değerlendirmek ve zihnin yönlendirmelerine izin vermemek, insanın anda kalabilmesinin ön koşuludur. Yani, mesele elinizde tuttuklarınıza odaklanmaktır. Elinizde olanı azaltmamak veya çoğaltmamaktır gerekli olan. Böylece bu, zihnin içinde bulunduğunuz anı geçmiş ve geleceğin etkisiyle sakatlamasına izin vermemek demektir. Ayrıca bu, içinde bulunduğunuz anda elinizde var olanlara, var olma şekline, zamanına, miktarına, etkilerine karşı iyi duygular beslemeyi de beraberinde getirmektedir. Halk arasında şükretmek dediğimiz bu anlayış, mevcut durumun kendi içinde barındırdığı her şeyin var oluşu ile var olmayan ve olsaydı mevcut durumu kötüleştirecek olan her şeyin yok oluşuna olumlu bir anlam yüklemek demektir.
İnançla ilişkilendirilmesi kolay ve hızlı olan şükür kavramı ve anlayışını yine de bundan bağımsızlaştırmak mümkündür. Çünkü, bu kavram kendi içinde az da olsa gerçekçiliği de barındırmakta ve insanın düşüncelerini içinde bulunduğu anla sınırlandırmasını sağlamaktadır. Bu kavrama ilişkin en çok dikkat edilmesi gereken ve inanç koşutunda ele alınasına sebep olabilecek nokta ise, şükretmenin zamanla insanı eylemsizliğin kucağına itebilecek olmasıdır. Yani, şükretmek insan için hem var olanı olduğu gibi kabul etmek hem de gelecek olan her şeye, her ne olursa olsun kucağını açmak anlamına gelebilecektir. Bu ise, başına gelen her şeyin kendisi dışında ve çoğu zaman da kendisinden büyük bir gücün etkisinde gerçekleştiğine inanan insanın, adına kader denilen ve yaşamı sınırlandıran anlayışıdır. Zira, kader anlayışına sığınan pek çok insandaki ana eğilim, başına gelen her şeyin kendisinin; karar, seçim ve eylemlerinden bağımsız olduğuna inanmasıdır. Bu aslında, bilinç dışı bir etkiyle, insanların sorumluluk almaktan kaçınmalarının da bir sonucudur.
İnsanın sorumluluk alması, kendisine ait tüm düşünce ve eylemlerinin ardındakileri sonuçları ile beraber sahiplenmesi demektir. Karar, seçim ve eylemlerinin yaşamında gerçekleşenlerin bir nedeni olduğunu ya da az veya çok etkilerinin olduğunu kabul etmek demektir. Dolayısıyla, şükür anlayışının kaderciliğe dönüşmemesi ancak ona yüklediğimiz anlamın sınırları ile mümkündür. Mevcut durum ve onu oluşturan parçaların gerçekleşmesinde kendimize bir pay biçip sorumluluklarımızın farkında olup aynı zamanda da iyi veya kötü, oldukları halleri için olumlu duygular beslemek şükür sınırları içerisinde sayılabilir. Tüm bunların aksi olan ise kader ve kadercilik anlayışına dönüşecektir.
Her ne kadar zaman zaman yaşam bize kendisinin kontrolümüz altında olmadığını hissettirse ve bu kısmen doğru olsa da buradaki “kısmen”liği göz ardı etmemek gerekir. Ortaklaşa yaşanan bu hayatta, neredeyse hepimizin birbirimizin yaşamlarında minicik de olsa etkileri olduğu söylenebilir. Ancak bu, her birimizin kendi hayatlarındaki mevcut etkisini ve bunun gerçekliğini ortadan kaldırmamaktadır. Orada bile az ve çok arasında giden bu etki yine her birimize kendi hayatlarımız için bir sorumluluk yüklemektedir. Bu sorumluluk anlayışı, geçmişte olanlardan ders almayı, gelecekte olacaklar için de mümkün olan en yüksek seviye de bilinçli olmayı gerektirmektedir. Ama en önemlisi de bugünü, şimdiyi, içinde bulunduğumuz her bir anı ve kendimizi olduğu haliyle görmeyi şart koşmaktadır.