Diyor Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabında... Türk edebiyatındaki yazarların bir cümleyi yazdıkları sırada aklından neler geçirdiklerini kestirmek çok zor. Hele böyle bir cümle için kesin bir şey söylemek çok daha zor.
Gerçekten de her şey bir insanı sevmekle başlayabilir; hayatının en mutlu anı, hayatının en mutsuz anı, umut, umutsuzluk, hayal kırıklığı, doğum belki de ölüm...
Lisedeki edebiyat öğretmenimin, “Okuduğunuz bir kitabı biraz zaman geçtikten sonra tekrar okuduğunuzda sizin için farklı anlamlar ifade edebilir” tavsiyesini çok sık uygularım. Okuduğum bir kitabı bir sene sonra okuduğumda bile o bir senede yaşadıklarım, yaşayamadıklarım, hissettiklerim kitabı ilk okuduğumda göremediğim detayları görmemi sağlamıştır.
Ama yazımın başlığındaki cümle çok farklı. Okuduğunda aklına ilk gelen şey 10 dakika içerisinde bile değişebiliyor. Sait Faik Abasıyanık belki de aşık olduğu kadını düşünerek yazdı bu cümleyi. Ancak bu hafta bir toplumu düşündürüyor bana bu cümle. Bir insanı bile sevmeyi beceremeyen, sevgiden yoksun bir toplumu...
15 yıl önce bir kaplumbağa öldü bu ülkede. “Eee ne var yani? Her canlı ölecek, gayet normal bu.” denilebilir. Hayır, normal değil. Çünkü o kaplumbağa bir genç tarafından defalarca ezilerek ve tekmelenerek öldü, öldürüldü. 15 yıl boyunca bundan habersiz yaşadık. Ve geçtiğimiz günlerde nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şekilde ortaya çıkan video kaydı sayesinde öğrendik bunu. Videoda bu eylemi iki gencin kahkahalar atarak ve keyif alarak yaptığı ve kayda aldığı görülüyor.
Hepimiz hatırlıyoruz Samsun’da ön bacakları kesilen Pamuk’u, Sakarya’da patileri kesilerek öldürülen yavru köpeği, İstanbul’da bir asansörde defalarca tekmelenerek öldürülen kedi Eros’u, yine İstanbul’da işkence edilerek öldürülen kedi Cezve’yi... Yani umarım hatırlıyoruzdur, unutmamışızdır.
Bu tarz olaylar yaşandıkça çevremdekilerle tartışırken duyduğum bir soru vardı: Bu ülkeye ne oldu da son zamanlarda bu olaylar bu kadar arttı? Kendimce verdiğim cevap hep aynıydı, “Bu ülkeye yeni bir şey olmadı. Bu ülke hep böyleydi. Geçmişte de bunlar yaşanıyordu. Teknoloji bu kadar gelişmediği için karşımıza çıkmıyordu.”
15 yıl sonra ortaya çıkan kaplumbağa görüntüleri de buna bir örnek. Keşke bütün bunların yaşanmasının nedeni ülkemizin son birkaç yılda yaptığı düzeltilebilir hatalar olsaydı. Ancak ortada daha büyük bir problem var. Daha insan sevmeyi bile başaramayan koca bir nesil, koskoca bir toplum var karşımızda. Maalesef ki bütün bu problemlerin çözüm sürecini başlatacak tek bir şey var, sevmek...
Ne olduğundan haberdar olmadığımız, bize en başından beri öğretilmeyen, gösterilemeyen, baskılanan sevmek... Herhangi bir şeyi sevmek teoride basit ancak toplumumuz için uygulaması bir o kadar zor. Çünkü çoğumuzun görmediği, bazılarına bilerek gösterilmeyen bir duygu bu.
Koca bir nesil “Çocuğunu seven ama bunu göstermeyi beceremeyen” ebeveynler tarafından yetiştirildi. Çocuğunu dövüp, “Babalar sever de döver de. Bizim babamız bizi bilmem ne ile döverdi. İki tokat attık buna şükret” diyen babaları vardı bu nesillerin. Bu babalar kendileri yanlış yetiştiği gibi erkek çocuğunu, “Aslan oğlum,
istediğini yapar” diyerek kendine her şeyi hak gören babalara, kız çocuğunu da “Kız çocuğu şunu yapar mı, bu saatte dışarıda ne işi olur, kardeşin yapıyor çünkü erkekle kadın bir mi, açık giyinme, şunu yapma, bunu yapma” diyerek bedeni büyüyen ama içindeki çocuğu hiç parka götüremeyen annelere dönüştürdü.
Böyle bir kültüre sahip olan toplumda aradan sıyrılıp kendini geliştirebilen bir birey varsa zinciri kırdı ve adım adım öğrendi sevmeyi. Önce kendini sonra arkadaşlarını, çocukları, hayvanları, dağı, taşı, çiçeği böceği hatta belki de içindeki çocuğu özgür bırakmadıkları için bu yükü kendisine yükleyen ailesini sevmeyi öğrendi. Sonra da bütün bunları kendi çocuğuna aktardı. Bazıları başardı bunu.
Başaramayanlar da yukarıdaki haberlerde, sevgi görmediği için kendisi dahil hiçbir varlığa sevgi besleyemeyen bireyler olarak karşımıza çıktı. Dua edelim ki bazıları boynuna kendi ebeveynleri tarafından asılan o koca zinciri kırsın da önümüzdeki yıllarda zinciri kırabilenlerin çocukları 50+1’i geçerek iyiliğe, sevgiye, mutluluğa, umuda bizden daha yakın olsun.
Yazının açılışını Saik Faik Abasıyanık ile yaptık yazının noktasını da “Babama Mektup” öyküsünde, “Galiba biz, babacığım, birbirimizi hep böyle anlamadan sevdik” diyen Oğuz Atay yapsın...
“Yatağına uzandı, ülkesini ve çocukları düşündü. Bu ülkede çocuklara yer yok. Başka ülkelerde varmış, her tarafı yeşil ülkelerde. Biz, büyük bir sabırsızlıkla çocukların büyümelerini bekliyoruz...”