Siyaset uğraşı, bir şeyler söylemekten ziyade biraz da neyin nasıl söyleneceğini bilme sanatıdır. Çünkü siyasi bir cümlede seçilen kelimeler çoğu zaman yalnızca bir düşünceyi aktarmakla kalmaz; olayın nasıl görülmesi gerektiğine ilişkin küçük bir çerçeve de sunar. Keza ekonomik bir gelişme bir konuşmada “tasarruf tedbiri” olurken başka bir konuşmada “kemer sıkma”, bir diğerinde ise “ekonomik zorunluluk” olarak karşımıza çıkabilir.
George Orwell, 1946'da yayımladığı Politics and the English Language başlıklı meşhur makalesinde siyaset kurumundaki yozlaşmanın dildeki bozulmayla eşgüdümlü bir süreç olduğunu savunur. Orwell'in özellikle üzerinde durduğu hususlardan biri de somut olanın giderek soyut ifadelerin arkasına çekilmesidir.
Aradan seksen yıl geçti. Orwell İngilizce diliyle İngilizce konuşulan toplumlardaki siyaset dilini konu edinerek yazmıştı makalesini. Dilbilimsel yapıları, konuşulduğu toplumlar ve siyaset pratikleri açısından İngilizcenin sorunları ile Türkçenin sorunları elbette bire bir aynı değil. Bugünkü siyasal iletişim ortamı da Orwell'in yaşadığı dönemden çok farklı. Ancak aradan bunca sene geçmesine rağmen siyasal dilin bazı alışkanlıklarının farklı dil ve toplumlarda benzerlikler taşıdığını görmek şaşırtıcıdır.
Orwell’ın üzerinde durduğu başlıca konulardan biri de siyasi açıklamalardaki öznelerin ortadan kaybolması ve tüm cümlenin edilgen çatı ile kurulmasıdır. Elbette ki burada okuyucularımıza dilbilim kuralları anlatacak değiliz; somut örnekler üzerinden ilerleyelim. Aşağıdaki cümlelerin her biri edilgen yazılmış ve “kimin ne yaptığı belli olmayan” cümlelerdir.
“Bazı aksaklıklar yaşanmıştır.”
“Gerekli tedbirler alınacaktır.”
“Süreç yakından takip edilmektedir.”
Bu cümlelerin hiçbirinde dil bilgisi bakımından bir problem yoktur. Hatta belirli durumlarda böylesi ifadeler son derece makul de olabilir. Fakat mesele siyasete geldiğinde basit bir soru önem kazanır: Kim?
Aksaklığı kim meydana getirmiştir? Tedbiri kim alacaktır? Süreci kim takip etmektedir? Veya süreç başından beri kimin tarafından takip edilmeliydi?
Edilgen yapı, Türkçenin son derece doğal bir imkânıdır. Siyasal iletişimde de kimi zaman eylemin kendisini öne çıkarıp eylemi gerçekleştiren kişi veya kurumu geri planda bırakır. “Yanlış yaptık” cümlesiyle “bazı hatalar meydana gelmiştir” cümlesi aynı hadiseyi anlatabilir; ancak ikincisinde fail daha az görünürdür. Benzer biçimde kamuya yönelik açıklamalarda “Süreç takip edilmektedir”, “Gerekli incelemeler başlatılmıştır” veya “Bulgular kamuoyuyla paylaşılacaktır” gibi ifadeler kullanılabilir. Bu tür yapılarda vurgu, eylemi kimin gerçekleştirdiğinden çok yapılan ya da yapılacak işlemin üzerindedir.
Bu cümlelerde bolca “yapılacak” iş vardır; “edilecek” tespitler ve takipler, “paylaşılacak” bulgular ve bilgiler. Ancak bunca yapılacak işe rağmen, kimin ne yapacağı veya ne zaman yapılacağı muammadır.
Siyasi dilin başka bir özelliği ise bazı kelimelerin gereğinden fazla yük taşımasıdır.
“Demokrasi”, “özgürlük”, “millî irade”, “adalet”, “reform”, “normalleşme”, “beka”, “değişim”...
Bunların her biri siyaset açısından son derece önemli kavramlardır; bu nedenle de sorun kullanılmaları değildir. Sorun, herkesin aynı kelimeyi kullanırken farklı şeylerden kastettiği gerçeğidir.
Orwell “demokrasi”, “özgürlük” ve “adalet” gibi siyasi kelimelerin farklı ve zaman zaman birbiriyle bağdaşmayan anlamlarda kullanılabildiğine dikkat çeker. Ona göre bazı kelimeler olumlu çağrışımları nedeniyle öylesine değerli bir hâle gelir ki farklı siyasi taraflar kendi uygulamalarını aynı kelimenin içine yerleştirmek ister.
Bugün de “demokratik” sıfatını neredeyse hiçbir siyasi hareket rakibine bırakmak istemez. Keza “Millet” adına konuşmak istemeyen siyasetçi de pek bulunmaz.
“Reform yapılacak” ise ne değişecek? “Normalleşme” deniyorsa hangi durum normal kabul edilecek? “Millî irade” deniyorsa bu iradenin hangi kurum veya süreç üzerinden ortaya çıktığı kastediliyor?
Soyut kavramlar siyasetten çıkarılamaz. Zaten siyaset biraz da özgürlük, eşitlik, adalet ve güvenlik gibi soyut kavramların nasıl anlaşılması gerektiği üzerine verilen mücadeledir. Ancak kavram ne kadar büyükse, içeriğini sorma ihtiyacı da o kadar artar.
İçeriği irdelenmeyen kavramlar ve failinin sorgulanmadığı “yapılacak”lar, nihayetinde koca bir anlam enflasyonuna yol açar. Sıradan bir gelişme “tarihî” olur. Önemli bir karar “devrim niteliğinde” ilan edilir. Rakibin hatası “ihanet”, başarısızlık “felaket”, tartışmalı bir açıklama ise “skandal” olarak addedilir.
Bu kelimeler ilk kullanıldıklarında güçlüdür. Fakat her hafta yeni bir “tarihî gün”, yeni bir “ihanet” ve yeni bir “felaket” yaşanıyorsa bu arzın karşılanabilmesi için dilin seviyesi her geçen gün biraz daha yükseltilir. Nihayetinde gerçekten tarihî bir olay meydana geldiğinde ise onu anlatacak daha güçlü bir kelime bulmak zorlaşır.
Siyasetin kendisi de bundan etkilenir. Çünkü kelimelerin sürekli en uç noktadan seçildiği bir ortamda ara tonlar ortadan kalkmaya başlar.
Ara tonların ortadan kalktığı ve ince meseleler üzerinde konuşulmayan siyasal bir iklimde, tüm söylem radikal bir hal alır; karmaşık meselelerin akılcı anlatılarla değerlendirildiği bir retorik yerine siyasetin en eski iki kelimesi devreye girer: Biz ve onlar.
Her siyasi hareket doğal olarak bir “biz” kurar. Ortak amaç olmadan siyaset yapmak zaten güçtür. Ancak “biz”in anlamı genişledikçe “onlar”ın kim olduğu da önem kazanır.
Siyasal rekabetin dili zaman zaman rakibi yalnızca farklı düşünen biri olmaktan çıkarıp ahlaki bir kategoriye yerleştirir. Rakip artık yalnızca yanlış değildir; kötü niyetlidir. Yanılmamıştır; bilerek yapmıştır. Farklı bir çıkar veya değer sıralamasına sahip değildir; memlekete zarar vermek istemektedir. Bu tür bir dil siyasi taraftar açısından oldukça kullanışlıdır. Dünyayı sadeleştirir. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu uzun uzun tartışmaya ihtiyaç bırakmaz.
Fakat siyaset tam da o noktada zorlaşır. Çünkü gerçek hayat sloganlardan daha kalabalıktır. İnsanlar bir konuda aynı düşünüp başka konuda ayrılabilir. Bir seçmen bir partinin ekonomi politikasını desteklerken eğitim politikasını eleştirebilir. Bir belediye başkanının belirli bir uygulamasını başarılı bulup başka bir kararına itiraz edebilir. Siyasi dil ise çoğu zaman bu karmaşıklığı sevmez. Kategoriler daha kullanışlıdır.
Üstelik bugün siyasal dil yalnızca miting meydanında veya Meclis kürsüsünde üretilmiyor. Bir cümlenin sosyal medyada dolaşıma girebilmesi için kısa, çarpıcı ve mümkünse tartışmaya açık olması gerekiyor. Uzun açıklamanın içinden en sert on saniye seçiliyor. Bir konuşmanın bağlamından ziyade paylaşılabilir kısmı öne çıkıyor. Böyle bir iletişim ortamında siyasetçinin ölçülü cümlesi değil, rakibine söylediği en keskin söz daha fazla karşılık bulabiliyor.
Bunun sonucunda siyasi dilin yalnızca kelime haznesi değil, ritmi de değişiyor.
Daha kısa.
Daha kesin.
Daha iddialı.
Ve çoğu zaman daha öfkeli.
Orwell'in denemesinin bugün hâlâ hatırlanmaya değer tarafı da belki burada bulunuyor. Onun itirazı yalnızca kötü üsluba değildi. Hazır ifadelerin insanı düşünmek zahmetinden kurtarabileceğini söylüyordu. Bir siyasetçi veya yazar sürekli aynı kalıpları kullanmaya başladığında yalnızca dili tekrar etmiyor; zamanla olayları da o kalıpların içerisinden görmeye başlayabiliyordu.
Bu nedenle siyasetin dilini takip etmek yalnızca dilbilimcilerin veya iletişimcilerin merakı olarak görülmemeli.
Vatandaş açısından da oldukça basit birkaç alışkanlık işe yarayabilir.
Bir siyasi açıklamada büyük bir kavram geçtiğinde onun hangi somut olayı anlattığını sormak; edilgen bir cümlede özneyi aramak; “tarihî”, “ihanet”, “reform” veya “kriz” gibi güçlü bir kelime kullanıldığında bunun ölçüsünü sorgulamak; bir siyasetçinin rakibini nasıl adlandırdığı kadar kendi tarafını nasıl tanımladığına da dikkat etmek bu alışkanlıklardan birkaçıdır. Çünkü bazen siyasi tartışmanın en önemli kısmı, verilen cevapta değil kullanılan kelimede saklıdır. Siyaset dili kullansa da uzun vadede siyasetin nasıl yapılacağını yine dil şekillendirir. Bugün insanların maruz kaldıkları ve etkilendikleri dil ise faili belli olmayan ve kimin ne yaptığı belli olmayan siyasal dil tarafından yozlaştırılmıştır; “Evet, tarafından.”