Geçtiğimiz on sene içerisinde yapay zekâ ve büyük dil modelleri kavramları, hayatımızın pek çok alanına sirayet etmiş ve günlük yaşamımızın gündelik konuları halini almıştır.

Öyle ki, çalışma hayatındaki profesyonellerden eğitimin her basamağındaki öğrenciler ChatGPT, Claude, Gemini ve DeepSeek gibi kavramlar ile son derece aşinadırlar. Temeli Batı’da atılmış pek çok büyük dil modeli, günümüzde dünyanın her yerinde kullanılmaktadır. Ülkeler gerek devlet gerek özel sektör nezdinde yapay zekâ yarışından geri kalmamak için kapsamlı eylem planları hazırlamakta, akademi-özel sektör işbirliğiyle rekabetçi oluşumlar yaratmaya çalışmaktadır.

Şüphesiz ki Batı’da örneğini gördüğümüz büyük dil modeli şirketleri son derece kapsamlı bir Ar-Ge’nin, yatırımın ve mühendisliğin ürünüdür. Ancak Türkiye’nin – tıpkı yapay zekâ yarışından geri kalmamak için çalışan diğer ülkeler gibi- atlamaması gereken bir diğer husus ise söz konusu girişimlerin salt Ar-Ge ve mühendislik altyapısı ile değil, aynı zamanda rekabetçi bir akademik bakış açısı ile ele alındığıdır.

Öyle ki, doğrudan yapay zekâ üzerine çalışan OpenAI, Google, Microsoft ve Anthropic gibi şirketler, çalışmalarını yalnızca büyük dil modellerinin somut gelişimi için istihdam ettikleri mühendisler, teknik ve idari personeller ile değil aynı zamanda bünyelerinde kurdukları araştırma merkezlerinde istihdam edilen bilim insanları ile eşgüdümlü yürütmektedir. Söz konusu araştırma merkezleri, ar-ge süreçlerine somut katkı sağlayan mühendislerden farklı olarak makale, bildiri ve rapor gibi bilimsel içerik üretmek ve büyük dil modellerinin akademik alandaki kuramsal ve uygulama alanına katkıda bulunmak gibi misyonlara sahiptir. Bu şirketler her yılın belirli dönemlerinde araştırma merkezlerinde proje bazlı istihdam etmek üzere doktora öğrencisi olan stajyerler, doktora sonrası araştırmacılar ve hatta akademik personeller istihdam etmektedir. Bu araştırma merkezlerinde yürütülen çalışmalar bir konferans bildirisi, makale veya proje olarak akademik dolaşıma giriyor ve yüzlerce, binlerce atıf alan somut bir çıktıya dönüşüyor. Büyük dil modellerinin adeta çağ atlamasını sağlayan dönüştürücü (transformer) kavramının ortaya atıldığı Vaswani ve arkadaşlarının “Attention is All You Need” adlı makalesi, söz konusu araştırma merkezlerinin olası çıktılarına güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Ancak yukarıda belirtilen ve bizatihi büyük dil modelleri üzerine çalışan şirketlerin haricinde; Honda, Samsung, Huawei, Sony gibi otomotiv ve telekomünikasyon şirketleri de kendi bünyelerinde yapay zekâ araştırma merkezleri kurmuş ve kapsamlı bir akademik personel/doktora öğrencisi sirkülasyonu yaratmıştır. Örnek olarak Honda Research Instute, doktora öğrencisi stajyer ilanlarında stajyerlerinin Honda’daki bilim insanlarıyla çalışacaklarını ve araştırma sonuçlarının akademik mecralarda yayımlayabilmeleri için teşvik edileceklerini belirtmektedir. Otonom sürüşten uzun video analizine, çoklu robot planlamasından büyük dil modeli tabanlı toplumsal simülasyonlara kadar geniş bir konu yelpazesine sahip olan bu ilanlar, stajyerden ar-ge ekibinin işlerini hafifletmesini değil, yayımlanabilir bir araştırma katkısı üretmesini bekliyor.

Esasında bu yöntemle birlikte yalnızca birkaç prestijli akademik yayın değil, aynı zamanda şirketlerin akademideki güncel tartışmaları dışarıdan seyretmek yerine ilk elden deneyimleyebilecekleri bir ekosistem de mümkün kılınmaktadır. Böylece oluşturulan araştırma merkezleri ve stajyer istihdam etme geleneği, salt bir insan kaynağı faaliyeti olmaktan çıkarak şirketle dünya akademisi arasında düzenli bir dolaşım hattını oluşturur.

Türkiye’deki eksik ise tam olarak bu noktada öne çıkmaktadır.

Şüphesiz ki akademi-sanayi işbirliğini tesis eden çok sayıda yerli şirket mevcuttur. Çalışanlarının şirket yerleşkesinden çıkmadan yüksek lisans ve doktora eğitimi almalarına ve yerleşke bünyesindeki laboratuvarları kullanmalarına olanak tanıyan ASELSAN Akademi programı; ROKETSAN bünyesinde doktora seviyesindeki insan kaynağını sanayi problemleriyle buluşturmayı amaçlayan SAYP ve TÜBİTAK programları son derece kapsamlı ve faydalı programlardır.

Ancak bu noktada yukarıda sözü edilen kritik ayrımı yeniden hatırlatmakta fayda vardır. İki güzide yerli şirketimiz olan ROKETSAN ve ASELSAN Akademi’nin izlediği yol haritası, mevcut veya gelecekteki çalışanları şirketin ihtiyaç duyduğu alanlarda yetiştiren programlara sahiptir. Honda Research Institute veya Samsung Cambridge gibi araştırma merkezleri ise şirketin ihtiyaçlarından bütünüyle kopuk olmamakla birlikte kendisini aynı zamanda uluslararası bilim topluluğunun bir parçası olarak kurmayı amaçlamaktadır. İlk yol haritasında tez ve makale çıkabilir, ikincisinde ise makale çıkması halihazırda sistemin beklenen bir sonucudur.

Öyle ki bu araştırma laboratuvarları mühendislerin boş vakitlerinde makale yazdıkları yerlerden ziyade altı ay boyunca doğrudan ürüne dönüşmeyebilecek bir soruyla uğraşma hakkı tanındıkları; başarısız deneyi de bilgi olarak kabul edildiğini bildikleri yapılardır.

Esasında Batı’daki araştırma merkezlerine benzer yapıların oluşturulabileceği; teknoloji, yapay zekâ ve bilişim ekseninde üretimler gerçekleştiren çok sayıda yerli firma mevcuttur. Vestel, Arçelik, Türk Telekom, ASELSAN, ROKETSAN ve TOGG bunlara örnektir. Büyük bir araştırmacı ekibiyle başlanmasa da güçlü bir yayın geçmişi olan, yılın belli dönemlerinde gelecek vadeden doktora stajyerleriyle desteklenen çekirdek bir kadroyla söz konusu merkezler kurulabilir.

Ulusal anlamda son yıllarda şekillenen Teknopark ve İzmir özelinde ise Bilimpark kampüsleri, halihazırda sanayi-akademi işbirliği ekosistemine sahip yerleşkeler olarak belirtilen merkezlerin kurulabilecekleri yerler olarak düşünmekte fayda vardır.