Kaybetmek... Çok garip bir kavram. Bugün yeniden anladım.

Şimdiye kadar hiçbir yakınımı kaybetmediğim için bunu yaşayana kadar sanki birini hiç kaybetmeyecekmişim gibi polyannacılık oynayan biriyim.

Her zaman en kötüsünü düşünürüm, bardağın boş tarafını görürüm ki yüzde birinin bile dolu olduğunu görürsem sevineyim. Kaybetme korkusunun da bendeki yeri böyle işte. Şimdiye kadar kimseyi kaybetmedim bunu yaşayana kadar da kaybetmeyecekmiş gibi yaşarım.

Ama insan her yaşında öğreniyor. Başkasının kayıplarını duyunca biraz da olsa gerçeğin farkına varıyor.

Ofisteki mutfağın girişinde duydum o cümleyi. "İnsan bazı şeylerin var olmasının ne demek olduğunu onları kaybedince anlıyor" dedi bir ağabeyim sohbet arasında. Belli ki derin bir sohbet dönüyordu.

Üzüldüm... Çünkü sevdiğim bir ağabeyim kaybettiği kişiyi bana daha önce anlatmamıştı. Ortamı yumuşatmak için gülerek girdim mutfağa, "yine neyi kaybettik" dedim.

Gençliğinde tren yolculuğunda arkadaşları ile sigara içerek sohbet ettiği anılarından bahsediyormuş. "Kaybettim" dediği şey buymuş, günümüzde trenlerde sigara içilemediği için...

Uzun uzun betimledi o anıları. Tren hızla ilerlerken arkadan gelen ses ile birlikle dönen sohbetten tutun gülüşen arkadaşların kahkahalarına kadar... O ana, geçmişe dönüp o sohbette yanlarında olmak istedim ama burada kaybedilmiş olan ne diye düşündüm. Sonuçta bu istendiğinde şimdi de yapılabilirdi. Evet, yapılabilirdi ama vagonun duvarında asılı olan, "sigara içmek yasaktır, cezası .... TL'dir" yazısı ile birlikte.

İşte o an anladım bardağın boş tarafından bakmanın, hep en kötüsünü beklemenin dezavantajının ne olduğunu. En kötüsü gelene kadar hayattaki küçük kayıpların farkına varılmıyor. Bunun farkına varana kadar mutlu mesut yaşıyorsun ancak gerçeği gördüğünde karşında küçük kayıplarından oluşmuş bir yığın buluyorsun.

Sigara eşliğinde keyifli sohbetlerin yapılamadığı bir tren, bahar şenliklerinin yapılmadığı bir okul, on iki saatlik mesaiden sonra kanallarda bulamadığın yüzünü güldürecek bir dizi, gözaltına alınmayan bir sanatçı, komedyen, genç, sıradan yurttaş, tutuklanmayan bir gazeteci, sansürsüz izleyebileceğin bir program, yasaklanmayan bir konser, soruşturma açılmayan bir haber, özgürce yazabileceğin bir kitap, bir köşe hatta bir tweet...

Bütün bunları düşününce anladım "kaybetmek" sadece bir insan için kullanılmazmış. Tekrar yaşayamayacağın bir anı, geçmişte sahip olup da şu an sahip olamadığın bir özgürlük için; Bazen de kaybettiğin umudun, mutluluğun hatta geleceğin için kullanılırmış.

Şu an düşündüğümde bardağın boş tarafından bakıp bütün bu kaybettiklerini gördüğünde duvara toslamak mı yoksa her kaybında biraz daha umutsuzluğa batmak mı daha kötü karar veremiyorum. Bunu da "öğrenmenin yaşı olmaz" diyeceğim bir sonraki tecrübeye bırakıyorum.

O güne kadar kaybedeceklerimizin (elimizden alınacakların) önceden farkına varıp, "o kadar da değil" diyerek engel olacağımız zamanların geleceği umudu ile...

Çünkü ağabeyimin dediği gibi, "İnsan bazı şeylerin var olmasının ne demek olduğunu onları kaybedince anlıyor."