Sevme halini, sevme halinin bizi dönüştürdüğü çocuklaşma hissini ne kadar unutmuşuz. Sanki birkaç yüzyılın çarpımı kadar bir süredir kalbimiz ritim değiştirmeyi başka duyguların ezici çoğunluğuna bırakmış gibi.

Öyle silikleşmiş ki sevdiğimizi görünce titreyen ellerimizin anıları, sanki sadece korku ile tatmışız bu hissi. Sanki sadece ölüm ya da kara haberlerde nefes alışverişimiz hızlanmış, sevdiğimizin nefesinin nefesimize değişini dünyanın varoluşu ile birlikte bir patlamada yitirmişiz gibi.

Sevdiğimiz yamacımızdan geçerken kızaran yanaklarımız hiç olmamış gibi, sadece kızgınlıktan kan kırmızı hale dönüşen insanlar topluluğu gibiyiz. Sevdiğinden az kullanılmış insan olma stajında, sınıfta kalmış iki ayaklı yaratıklar olarak tavaf ediyoruz dünyanın dört bir ücrasını.

GÜNCELLEME İÇİN YETERSİZ BAKİYE

Dünya olarak tabi olduğumuz kapitalist sistemin dezavantajı olsa gerek bulunduğumuz durum. Her şeyin yeni sürümü için bir bedel ödeme zorunluluğu bizim canım insan soyu için de geçerli olsa gerek ki bir türlü bir üst modelimize geçiş sağlayamıyoruz. Ödeyecek bedeli olanların hamur bozukluğundan uyum sağlayamadığı, ödeyecek bedeli olmayanların daha büyük bedellerle eski insan soyunu sürdürmeye maruz bırakıldığı, sosyal devlet olamayan devletin seri üretimleri gibi rutubet kokulu depolarda küf tuttuk bekliyoruz.

Hiç tahammülümüz yok yan masamızda oturana, hiç tahammülümüz yok uçan kuşa, yavaş giden kurbağaya, pasaklı kediye, dağınık insana, ağlayan bebeye, oynayan çocuğa, cama denk gelen topa, çalınıp kaçılan kapı ziline... Yanımızda heyecanla nefes alıp veren kimseye tahammülümüz kalmamış. Unutmuşuz efenim, sevdiğimizin yüzüne denk gelmek için mahalle mahalle gezdiğimiz günleri… Unutmuşuz efenim, çocukluğumuzda oynarken kaybolduğumuz anları, unutmuşuz efenim komşumuzun cenazesi var diye televizyon açılmayan yasları…

Düğünü olanla oynamayı, ölümü olanla ağlamayı öyle bir unutmuşuz ki şehirler yıkıldı altında kaldık da sadece kıllarımız kıpırdadı yerinden. Öyle bir unutmuşuz ki fatura ödeyemediğimizi, eve et alamadığımızı, kredileri bir türlü kapatamadığımızı, ay sonunu getirmek için taklacı güvercinlere döndüğümüzü; bir başkasının acısına bakıp tam da istedikleri gibi şükreder hale gelmişiz. Artık acıyı paylaşmak yerine yarıştırıyor, yoksulluğu sorgulamak yerine kader sayıyor, yalnızlığı alışkanlığa indirgiyor, çaresizliğe de gözümüzün ucuyla bakmıyoruz bile.

ALMAK İSTEDİĞİNİZ ‘İNSANLIK’ PAKETİ İÇİN BAKİYENİZ YETERSİZ. VİCDANINIZA BAKİYE YÜKLEYİP SEVGİ AYARLARINIZI AÇIP KAPATTIKTAN SONRA TEKRAR DENEYİN.

Bu haftanın iç dökmesinin sonunu Nazım Hikmet’in ’Dünyanın En Tuhaf Mahluku’ şiiriyle yapalım. Belli mi olur belki iyileşiriz en derin yalnızlığımızdan. Belki de sevmek, sevilmek, sevişmek, şefkat, merhamet, vicdan, empati, sempati gibi kaybettiğimiz duygularla yüzleşmemize vesile olur. Nazım Hikmet şiirinde ‘Bu dünyada bu zulüm senin sayende’ cümlesini yazarken belki de en ağır taşı bu dünyayı bu hale getirenlerin değil susanların cebine bıraktı. Toplum olarak taşın ağırlığını fark edip yanlış giden şeyleri sorgulamak yerine birbirimize atmayı seçtik. Aynı salhaneye götürülen koyunlar gibi birbirimizi ezerek yol almaya devam ediyoruz, kimsenin nereye götürüldüğümüzü sormaya ne niyeti ne de hevesi var. Kelimelerimin değdiği herkese bol sevdalı, bol sevişmeli, hasreti az, kavuşması bol kalp atışları dilerim. Sevmeye özendirmekten tutuklanmamak umudu ile.

Koyun gibisin kardeşim,

gocuklu celep kaldırınca sopasını

sürüye katılıverirsin hemen

ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,

hani şu derya içre olup

deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

- demeğe de dilim varmıyor ama -

kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!