Her ne kadar kendimiz adına endişe etmesek bile birçok handikap nedeniyle maalesef ki yazdıklarımızı ince eleyip dokuyamadan ortaya bırakıveriyoruz. Öyle mi olsa, böyle mi yazılsa diye düşünürken yeni bulduğum yöntemle hayvan belgeseli yazıları yazmamaya direneceğiz.
Yani direneceğiz derken çok da umut vadeden bir direnme değil elbette. Sadece sesimiz kadar, sadece hayatta kapladığımız yer kadar, banka hesaplarımız, kredi kartı borçlarımız, kredilerimizin verdiği ödeme taahhütü kadar bir direnmeden bahsediyorum elbette…
Kusura bakmayın canım başlığı okuyup devamına bakmayanlar, kusura bakmayın klavye başında vatanperverlik yapanlar, kusura bakmayın efenim işten eve gidip, iki kelam kurmaktan çekinip, ülkenin hepsinin ayağa kalkmasını bekleyip kendi gideceği yolu belirlemek için pusuya yatanlar. Kusura bakmayın ’vatan sağ olsun’ deyip vatan topraklarının parça pinçik edilmesine göz yumanlar. O cümlenin arkasına sığınanlar, buradan bölündüğümüzü bilip susan hatta katkı sunanlar.
Kusura bakmayın kadıya kaz götürenler, kaz götürmek için sırada bekleyenler ya da sıraya girmek için tanıdık arayanlar, hiçbirisi olamadığı için göz yumanlar, susanlar, susmak için kendine taraf bulanlar. Tüm kusurlarımız, tüm iğrençliklerimiz için yaklaşık iki asır önce Aşık Seyrani bu dizeleri yazmış.
Mahkeme meclisi icat olduğu
Çeşme-i rüşvetin akmaklığından
Kaza bela ile alem olduğu
Kazların kadıya uçmaklığından
Asırlar önce yazılmış olan taşlamalarının her bir cümlesinin günümüzde yazılmış gibi anlamlar barındırması da bizim kaçınılmaz sonumuz gibi adeta. Bir toplumun en önemli ve olmazsa olmazlarının paran kadar olduğu bir dönemden geçiyoruz, yine, yeniden, tekrar ederek. Çift dikiş yetmiyor her defasında sınıfta kalıp ya bir önceki dönemi tekrar ediyor ya yerimizde sayıyor ya da en kötüsü bir önceki dönemin de öncesini tekrar zorunluluğu yaşıyoruz. Nasıl başladıysa öyle giden bir hikayenin başrolü olmak için birbirini ezen figüran aday adaylarıyız hepimiz. Bizden öncekiler ne yaptıysa aynısını ezber yaparak ya da öncekilerin yaptığı yanlışların üstlerini kapatarak yol aldığımız yolun başında yolda kaldık biz.
Selefin rüşvetle hüccet yazması
Halefin anlayıp hükmün bozması
Yıkılan binanın birden tozması
Asıl sermayenin topraklığında
Dün ve bugün gösteriyor ki güç ve mevki denen şeyin ya ihtişamına kapılıyor ya da o kadar dardayız ki sadece kendimizi kurtarmak adına tüm doğruları aldığımız bedel boyutunda eğip büküyoruz. Biz her şeyi kendimize göre eğip bükerken doğru neydi, adalet denen şey neye benziyor, neden hep geriye doğru yol alıyoruz göremez olduk. Biz diye yazdığım kelimenin bile bizden bağımsız güçlü olanların ya da güçlü olmak için çabalayan, güçlü olmak dışında kurtuluşu olmadığını düşünenlerin karaları ak ile boyadıkları yamalı bir ülkenin yaralı evlatlarının artıklarıyız hepimiz. Padişahların yönettiği döneme kadar geriye sararsak zamanı; Osmanlı döneminde sadece padişah soyundan olanların ihya olduğu günümüze güncellersek, bal tutanın parmağını yaladığı, sayısının ise fiyat girilmemiş ama imzalanmış çek gibi ortalıkta dolandığı süreçlere gebeydik, doğurmak üzereyiz.
Asıl sermaye-i niyabetleri
Emval-i eytamdır ticaretleri
Davet-i rüşvete icabetleri
Sıdk ile gönlünün alçaklığından
Bugün kendisini Osmanlı torunu olarak gören kesim ile herhangi bir partinin kurucu üyesi gibi, hatta partiye kaybedilmemesi gereken bir vatan toprağı gibi davranan kişiler arasında milim fark göremiyorum. Hatta o dönemlerden daha da geriye gitmiş olabiliriz. İki asırdan daha önce olan bir sistemde bile kazan kaldırmak, isyan etmek, et meydanında toplanmak vs gibi var olan sisteme başkaldırı ve bir hak arayışı varken günümüzde kafamızı kaldırmak için kırk düşünüp 41 defa eğiyoruz başımızı. Çünkü o dönemlerde tüm halk sadece bir yönetici için çabalarken günümüzde çoğalan yöneticileri, yöneticilerin yöneticileri, yöneticilerin danıştıkları, danıştıklarının fikir aldıkları derken liste uzayıp gidiyor. Her başkaldırı bir tanıdığın cüzdanına çarpıp var olan huzurunu kaçırdığı için olsa gerek susmaya, yanımızdakine sus demeye, susmayanları konuştuğu için ötekileştirmeye, dışlamaya, linç etmeye odaklanmışken unutuyoruz, ağlanacak halimize gülüneceklik seviyesinden delirme seviyesine geçtiğimizi.
Kendim yazsam sabaha çıkıp çıkmayacağımdan emin olamadığım için, Aşık Seyrane’nin ‘Mahkeme meclisi’ dizelerini günümüzün anlamı ve anlamsızlığı ile yorumlamaya çalıştım. Eh bir gıdım yorum katmış olabilirim elbette, gıdımlık kısımda Zülfiyare dokundaysak af ola deyip Seyrani’nin Zülfü de yari de birleştirip sustuklarımızı yüksek sesten ve tutuklanma korkusu olmadan yazdığı dizelerle bitireyim. Zülfü yare dokunduysak da Aşık Seyrani’de dir tüm suç. Varın tutuklayın…
Bülbülün aşkıdır dalda öttüğü
Çobanın südedir koyun güttüğü
Toprağın Habil'i kabul ettiği
Şüphesiz yüzünün yumşaklığından
Dünyadan ahrete gidip gelmemek
Olmasa iktiza eder ölmemek
Balık baştan kokar bunu bilmemek
Seyrani gafilin ahmaklığından