İnsan filmi geriye sarıp geçmişte yaşanan şeyleri tekrar hatırlayınca kendine kızmak, o dönemdeki kendini sorgulayıp yerden yere vurmaktan öte gidemiyor nedense. 10 Ekim deyince birçoğumuzun hala ve hiçbir zaman unutmayacağı Gar Katliamı bir korku filminin fragmanı gibi tekrar tekrar geçiyor gözümüzün önünden. Hem mutluluğu hem de acıyı aynı anda yaşadığımız istisna anlardan biriydi sanırım.
Emek, barış ve demokrasi şiarıyla bir araya gelen yüz binlerin arasında kıydılar bize. Eşimizin, kardeşimizin, oğlumuzun ya da kızımızın yaşadığını duyunca sinir kahkahaları attığımız, en yakın arkadaşımızın ya da hiç tanımadığımız birinin son fotoğrafına bakıp aylarca ağladığımız ekim ayını unutmayacağız. Çünkü biz sadece unutmuyoruz!
Tam on bir yıl önce siyasi partiler, sendikalar, sivil toplum kuruluşlarının haftalar önceden büyük bir heyecanla hazırlığını yaptığı büyük barış mitingine birçok ilden yüksek katılım sağlandı. Bulunduğumuz coğrafya elbette ki hiçbir zaman her şeyi rahatlıkla elde edebildiğimiz bir vatan olmadı hiç. En ufak yaşamsal ihtiyaçlarımız için bile süre gelen mücadeleler sürüp gitmeye, ardında kanlı deliller bırakmaya devam ediyor.
Gar katliamının yaşandığı 2015 yılından önce hükümet yetkilileri tarafından açılım süreci başlatıldı. İlk başlarda üzerine düşünülmüş, çalışılmış ve iki taraf açısından da olumlu ilerlediğini gördük ve inandık. Sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için altmış üç kişiden oluşan akil insanlar heyeti oluşturuldu. Bu heyet toplum ile devlet yetkilileri arasında bir nevi köprü görevi görüyordu.
İlk önce açılım sürecinin büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmasına şahit olduk. Hayal kırıklığının getirdiği ölümlerden hiç bahsetmeyelim. Barışı bile tabuta koyup sundular adeta.
Bu gelişmelerin devamında genel seçimler yaşandı. Uzun zamandır ilk defa bugünün iktidar partisi tek başına iktidar olamadı ve koalisyon görüşmeleri de olumsuz sonuçlanınca erken seçim kararı alındı.
Büyük bir mutlulukla altın tepsiyle topluma sunulan açılım süreci fiilen bitince yine çatışmalar, yine ölümler yaşanmaya devam etti.
20 Temmuz 2015’de Suruç’ta dönemin ünlü terör örgütü IŞİD canlı bomba eylemi gerçekleştirdi ve otuz üç gencimizi kaybettik. Slogan atarken kıydılar her birine, silah çekerken değil. Ardı ardına gelen terör saldırıları hız kesmeden can almaya devam etti. Her gün memleketin farklı bölgelerinden farklı dillerde ’şehitler ölmez’ sloganlarıyla canlar gömdük toprak altına.
Ülkenin paçalarından kanlar sızarken filler yine bildiğini yapmaya devam etti elbette. Kasım ayında yapılacak erken seçim için kollar çoktan sıvandı, bıçaklar tekrar yeniden bilendi. ‘400 milletvekili verseydiniz bunlar yaşanmayacaktı, ya istikrar ya kaos, terör ile arasına mesafe koymayanlar, Türkiye korkuyla yönetiliyor, koalisyon kurulabilirdi gereksiz yere seçime gidiliyor, seni başkan yaptırmayacağız, savaş siyaseti yürütülüyor’ cümleleri arasında kaybettiklerimize ağlayamadan seçime düştük.
Açılım sürecinden sonra artan terör eylemleri, sivil kayıplar, devlet baskısı derken her dönem canı Adem elmasına dayanmış ama hala nefes almak içim umut besleyen kesim büyük barış mitingini düzenledi. Ülkenin dört bir tarafından üstünde ‘barış hemen şimdi’ cümlesi yazan flamalarla yola çıkıldı. Halaylar çekildi yol buyunca. Bir tarafta gitarlar eşliğinde söylenen türküler, diğer tarafta mola yerlerinde çay eşliğinde atılan kahkahalar eşlik etti o büyük umuda.
Halaylar çekerek gittiğimiz Ankara’dan tabutlarla, tabutlarda döndük hayallerle çıktığımız evlerimize. Belki de ilk defa birçok duyguyu bir arada yaşadık. Eylem hazırlıklarının tümüne eşlik edip eyleme katılamayanlar kendini suçladı önce, sonra yaşayan arkadaşlarının haberini alıp mutlu oldu diğer taraftan. Bir taraftan bedeninden bir uzvunu kaybederek kurtulanlar hem acı duydu hem utandı kendinden, çünkü o haldeyken bile yanı başındaki arkadaşına yardım edemedi diye suçladı kendini.
O gün orada bulananlar, bulunmak isteyip ama gidemeyenler, gidemeyip yakınlarını kaybedenler adına değil sadece kendim için sormak isterim.
Sadece barış ve demokrasi şiarıyla bir araya gelen bizlere yaşatılan dünleri hatırlayınca bugünlerimizde aynı iddia ile bizlere pembe panjurlu barış vaat edenlere Veysel Atılgan’ı gösterip ‘madem barış cümleleri kurmak kadar kolaydı, Veysel ve yüz iki canımıza neden kıydınız?’ demek isterim.
Sadece barış istedikleri için öldürülen arkadaşlarımıza borcumuzdur. Dün bu kelime için ülkeyi kan gölüne döndürenler bugün ne oldu da bu ülkenin en milliyetçi liderinin bir kelimesi ile bir anda beyaz güvercine dönüştüler. Dün sadece ana dilini konuştuğu için birilerini hedef haline getirenler, hedef olmasına göz yumanlar, ölmesine göz yuman ya da vesile olanlar nasıl bir ortak nokta bulup akil insan olup sürecin karar vericisi haline geldiler? Her konuda cevap alabilirsek bu da son sorumuz olsun. Ne olmazsa, ne yapılmazsa, ne verilmezse hayalini kurdurttuğunuz barış yine ölümlerle sonuçlanmaz?
Ben köşemi yazmaya başladığım zaman sevgili Ahmet Telli aramızdan ayrıldı. Yazıyı barış mücadelesinde kaybettiklerimiz ve Ahmet Telli’nin varlıklarına bin minnet yokluklarını saygıyla anıp Ahmet Ağabeyin dörtlüğüyle bitirelim. Belli mi olur belki de en güzel günler gelmek için yollarına tabutlar değil çiçekler serilsin istiyordur.
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
Sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...
Anılarına saygıyla…