Sanırım direksiyon hâkimiyetimizi çoktan kaybettik. Şimdi ihtiyacımız olan tek şey, el frenine uzanacak kadar cesaret.

Ne zaman en "olmaz" dediğimiz şeylere alıştık, ne zaman şaşırmayı bıraktık, gerçekten hatırlamıyorum. Galiba hiçbirimiz hatırlamıyoruz. Çünkü normal olan değişmedi; değişen biz olduk.

Biz ne ara bu kadar sustuk?

Dün Levent Kırca'nın ve ekibinin Olacak O Kadar'ını ailece izleyen bir ülkeydik. Bugün bırakın o programı, ona uzaktan benzeyen bir hiciv bile ulusal kanallarda kendine yer bulamıyor. Kimse "Neden?" diye sormuyor artık.

Biz ne ara sustuk da bir zamanlar meydanları dolduracak meseleler, bugün telefon ekranında başparmağımızı kaydırıp geçtiğimiz haberlere dönüştü? Biz ne ara sustuk da kadın cinayetleri, sayısını takip edemediğimiz sıradan bir istatistik gibi önümüzden akıp gitmeye başladı? Ne ara alıştık buna? Daha doğrusu, alışmak zorunda kaldığımıza bizi kim ikna etti?

Bir de yeni bir hayat biçimi çıktı. "Güzel şeyler görelim." "Negatif enerji istemiyoruz." "Modumuzu düşürmeyelim."

Sanki görmezsek olmuyor.

Sanki konuşmazsak yaşanmıyor.

Sanki gözümüzü kapatınca memleket de kararıyor.

Eşiyle, dostuyla, ailesiyle mutlu fotoğraflar paylaşan canım bizler... Elbette mutlu olalım. Kimsenin acıyla yaşamak gibi bir mecburiyeti yok. Ama hayatı sadece filtrelerden ibaret sanmaya başladığımız gün, kendimizi de filtrelemeye başladık. Vicdanımızı, öfkemizi, itirazımızı...

Sonra tatilden bir hikâye paylaşıyoruz. Altına da memleket için iki cümle ekliyoruz. İçimiz rahatlıyor. Oysa kimse o hikâyeyi görüp korkmuyor. Kimse yaptığından utanmıyor. Kimse dönüp "Ben ne yapıyorum?" demiyor.

Çünkü biz de artık itiraz etmiyoruz; sadece paylaşım yapıyoruz.

Ey bu ülkenin üreten insanları...

Biz bile direnmeyi klavyeye, itiraz etmeyi yorum satırlarına bırakırsak, yarın sesimizi duyuracak bir mecra bulamayabiliriz. O gün geldiğinde kaybettiğimiz şey yalnızca sosyal medya olmayacak. Birbirimize ulaşma cesaretimizi de kaybetmiş olacağız.

Belki de güzel günler gerçekten avucumuzda.

Tabi yumruğumuzu o kadar sıkıp avucumuzdakini yavaş yavaş boğmazsak...