Bugün tarih ne diye hatırlamak istemiyor insan, çünkü tarihlerin hepsi birbirine benziyor. Tıpkı kadın cinayetleri gibi!
Kocaeli’de yaşanan kadın cinayeti ve ülkemizdeki cins kırımına dair birkaç kelam yazmak istedim parmaklarımın gücü yettiğince. ‘Kocaeli kadın cinayeti’ diye yazınca tükendi tüm gücüm. Yazdığım üç kelime başına kaç kadın cinayeti düştü bilmiyorum.
Benim yazmak istediğim kadın cinayetinden sağa dönünce sokak ortasında on beş yerinden bıçaklanan Tuba’ya denk geldim. On beş diye yazarken dikkat ettiğim yazım kuralları kadar değer görmemiş Tuba. O kadar değer görmemiş ki, kendisini 15 yerinden bıçaklayan kişi tutuklu bulunduğu süre göz önüne alınarak adli kontrol şartıyla serbest bırakılmış. Serbest kalmasını sağlayan madde neydi mesela? Namusuma halel getirdi falan deyip mi haklı çıkardı kendisini, hani oynaktı ya da erkekliğime laf etti falan deyip mi kazandı adli özgürlüğünü. Ya da kazandığı özgürlüğü kaç Tuba ediyor. Kaç Tuba versek anasından doğduğu gibi ak pak haline bürünebilir, Tuba’yı sokak ortasında on beş yerinden bıçaklayan kişi.
Bıçak sayısının ve sokak ortasında işlendiğinin özellikle altını kalın çizgilerle çizerek yazmak istiyor insan. Çünkü artık şaşırma duygumuzu, üzülme eşiğimizi, acıma kotamızı o kadar doldurduk ki konunun ve durumun vahametine ve dehşet seviyesini göre tepki verir hale geldik adeta.
Yine Kocaeli’de ve yine sokak ortasında kaybettik Elif’i. Penceresinden video çekenler, yan sokaktan izleyenler, balkonundan bakanlar, polisin gecikmesini canlı yayınla bildirenler arasında kaybettik Elif’i. Tüm bunları yapan bizler, birleşip izlemek yerine sokağa inseydik, yanına gitseydik, belki Elif bugün aramızda olacaktı. En güzel yaptığımız şeyi yaptık yine polis ekipleri geldikten, Elif bir sürü kan kaybettikten sonra linç etmek için üstüne yürüdük katilin.
Hiç sağa sola sapmadan Kocaeli il sınırının sokaklarında dolaşmaya başladım sere serpe. Adını duyduklarımız bir tarafa duymadıklarımızın hangi bilinmez topraklarda, hangi karanlıkta aydınlanmayı beklediğini düşünmeme fırsat vermeden eteğime düştü Sevgül’ün yokluğu. Sevgül bıçaklandıktan sonra dört kurşunla ayrıldı aramızdan.
Belki bir sokağın başında, belki bir otobüs durağında belki bir mahalle pazarında denk geldiğimiz, yanından geçtiğimiz, sohbet ettiğimiz, kahvesini içtiğimiz, omzunda ağladığımız, birlikte sövdüğümüz ya da güldüğümüz. Bir fabrika tezgahında, bir mal pazarında, bir bahçe sularken ya da tarla kararken, bir ameliyathanede, bir okul koridorunda, bir kuaför kapısında, evde ütü yaparken, çocuk bakarken ya da ağlarken denk geldiğimiz kadınların her biri teker teker öldürülüyor.
Gün başına kaç kadın cinayeti düşüyor belirsiz. Ben bu köşe yazısını yazmaya başladığım andan itibaren kaç kadın aramızda değil artık bilmiyoruz. Kaç kadın balkondan düşecek, kaç kadın intihar edecek ya da kaç kadın diye yazdığım kadınlar arasında bile yer alamayacak kaç kadın yarın aramızda olmayacak bilmiyoruz.
HERKESİN SAVAŞI KENDİNE
Hiç gündemimiz olmayan konularla ilgili o kadar fazla muhatap olduk ki kendi hayatımıza dönünce kendimizden utandık adeta. Farkında olanlar benimle aynı duyguları yaşıyordur ya da bir benzeri. Farkında olmayanların savaşı devam ediyor hala.
Kadın cinayetleri, ekonomik çıkmazlar, ekonomik çıkmazlar yüzünden yaşanan buhranlar, asgari ücretin dibini sıyırdığımız ve artık sıyıracak başka şeyler aradığımız bu günlerde boşun dolmadığı dolunun almadığı bir döneme denk geldik adeta. Bizler hani alt tabakanın da altı olanlar hayatta kalabilmek için günümüzün kurtuluş savaşını verirken yine geldi çattı ‘köprüden önce ki son çıkış’ sloganlarının atıldığı dönemler.
Artık hangi köprünün çıkılmaz girişindeyiz bilmiyoruz ama hepimiz içimizden ‘girsek de çıkmasak, bize giren girmiş madem biz de köprüye girelim, anam bu köprüye sürekli girip girip sürekli bu son çıkış diyoruz’ diye içimizden söylenmeye başladık sanırım. Söylenmeye her ne kadar geç kalmış olsak da sonunu nasıl yazacağımızı tasında çorbası olmayanlar belirleyecek.