Herkese böyle mi hissettiriyordur bilmiyorum ama hayat sanki her gün kalkar kalkmaz koşuşturmaya başladığımız ve ertesi gün yine aynı şeyi yapmak üzere yatıp uyuduğumuz bir kısır döngü gibi. Hatta bazen, ardı ardına gelen günlerin bile birbirinden farkı yokmuş gibi hissettirdiği bile olur. Her hafta Pazartesi ile başlar ve yine bir Pazar günü biter. Her Pazartesi yeni bir umut yeni bir başlangıçmış gibi hissettiğimiz de olur sık sık.

Öyle değildir de denilemez. Çünkü, insanın nefes aldığı her an bir şeylere yeniden başlayabilmesi için sürekli bir fırsat sunar, kimi insan çoğu zaman bunu böyle algılamakta zorlansa da.

İnsana kendisini bir koşuşturmacanın içerisindeymişçesine hissettiren şey, bugün artık yaşam dediğimiz olguya yüklediğimiz anlamla ilgilidir. Yani? Bugün, bu çağda, eğer 5 ila 21 yaşları arasında bir insansanız okula gidiyor olursunuz. Bu yaş aralığı içerisindeki farklı dönemlerde, okul çağınızın yeni bir aşamasına başlamak için de sınavlara girmeniz ve dolayısıyla da bu sınavlara çalışmanız gerekir. Eğer, kendi başaramadıklarını sizin üzerinizden tatmin etmeyi, kendi ile övünemediği için sizinle övünmeyi görev edinmiş bir ebeveyniniz de varsa işte o zaman bir yarış atı olmanız da kaçınılmazdır. Hatta, okul, dersler ve o malum sınavlar için çabalamanız yetmediği gibi hem okuldan sonra hem de hafta sonları bilumum kursa gönderilerek de işkence edilmeye devam edilirsiniz. Hem zaten çocuksunuz, bir daha dönemeyeceğiniz bir çağınızı rahat rahat, oyun oynayarak falan geçirmek neyinize!

Okul bitince rahata eriliyor falan sanıyorsanız, o da mümkün değil. Halbuki okula giden herkesin en önemli dileklerinden biridir: “Şu okul hayatı da bir an önce bitsin artık!” Hatta, “çalışmak okula gitmekten daha iyidir bence” bile dendiği olmuştur. Ama gerçek öyle midir, değildir elbette. Bu kez de iş hayatının hengamesi içine çeker sizi ve eğer bir de zaten sevdiğiniz bir işi, mesleği yapmıyor, size dayatılmış ya da zorunda bırakıldığınız bir kariyer yolculuğunu sürdürüyorsanız, yılların bir an önce bitsin istersiniz. Çünkü, her uyandığınız gün, aslında uyanmak istemediğiniz, gittiğiniz iş de ayaklarınızın bile istemsizce direndiği bir işkenceye dönüşür. Bugün pek çok insanın, aslında kendisinin seçmediği, yaparken keyif almadığı işlerin, mesleklerin sahibi olduğundan emin olabilirsiniz. Çünkü, bir birey eğer ki kendi becerileri ve yanı sıra istek ve arzuları ile uyumlu bir meslek seçmez ise yaptığı işi sadece maddi bir kazanım elde etmek, dolayısıyla da sadece hayatını idame ettirmek için yapacaktır. İşte, böylesine bir zorunluluk duygusuyla sürdürülen bir kariyerin sonunda elde edilmek istenen en önemli kazanım da “emeklilik” olacaktır.

Başka ülkelerde ve kültürlerde de böyle midir tam olarak emin değilim ama bizim ülkemizde emeklilik, hayatın rahat edilecek bir dönemi; geçmişte, gençken veya çalışma hayatındayken yapılamamış olanların yapılabileceğine inanılan bir zaman dilimidir. Kötü bir niyet ve fikir olmamakla, hatta ve hatta insanın önünde çok daha uzun yılları olacağına inanması bakımından güzel olmakla beraber oldukça da riskli bir beklenti ya da umuttur. Çünkü, bu yaşamda kimin ne kadar var olacağı ne kadar sağlıklı kalacağı, mevcut imkanlarının ne kadar daha var olmaya devam edeceği ancak gelecekte cevaplanabilecek sorulardır. Ve bu cevapları almak için uzun yıllar beklemek, henüz/bugün; enerjimiz (kaldıysa), zamanımız (kısıtlı) ve paramız (belki) varken tüm hayallerimiz bir bilinmezliğe ertelemek kendimiz için yapılabilecek belki de en büyük hata ve haksızlıklardan biridir.

Pek çok şeyi yapmak için bir miat olarak belirlenmiş olan emekliliğin de aslında buna yardımcı olmadığını görmek de zor değildir. Az sayıdaki insanı bir kenara ayırdığımız zaman, emeklilik hayatı yaşayan insanların çoğunun hayal ettikleri gibi bir emeklilik yaşamadıkları açıktır. Tabii bir de zaten hiçbir hayal kurmamış ya da olanakları sebebi ile de kuramamış olanlar vardır ki bu belki de işin en tatsız olan kısmıdır. Onca çalışma yılının ardından insanın; refah, huzurlu ve mutlu bir emeklilik hayatı yaşayabilecek bir maddi imkân sahibi olamaması, sebepleri oldukça çok ve derin bir konudur. Dolayısıyla şimdilik bunu bir kenara bırakalım. Emeklilik için hayal kurmamış olanlara gelecek olursak da bu kişiler ya hayal kurma becerilerine sahip olmamış ya da kendilerine ait hayallerini hiç keşfedememiş olanlardır.

Aslına bakılırsa, bu konu da yine pek konuda da olduğu gibi, insanın en derinlerinde gizli olan hazinesinin keşfedilememesine dayanıyor diyebiliriz. Nedir bu hazine: insanın özüdür! Yani, aslında insanın en başından beri içinde barındırdığıdır. İnsanın henüz dış etmenlerden etkilenmemiş, doğuştan yanında getirdiklerine, henüz başkalarının zorla kabul ettirdiklerinin etki etmeden önceki halidir. İnsanın aslında olması gereken kişinin tohumları, gelecekte olabileceği asıl kişinin izdüşümüdür.

Peki, nerede kaybediyoruz biz bu asıl olmamız gereken kişinin izini? Hangi sapakta birbirimizden ayrılıyor ve zamanla olmamız gereken kişinin uzağına düşüveriyoruz?

Değindiğim birçok; konu, kavram ve olguda da olduğu gibi, aslında her şey insanın diğer insanlarla ilk temasının ve bu yaşamla bağının ilk kurulduğu nokta olan ailede başlıyor. Onu zamanla; ailemizin yakınındaki diğer insanlar, daha sonra ailemizin içinde yaşadığı dar çevre, daha sonra okul ve zamanla da toplumla kurduğumuz ilişki, iletişim ve bağ takip ediyor. Bizi olduğumuz, yani dünyaya geldiğimiz halimizle algılamaya, algıladıklarını geliştirmek üzere şekillendirmeye çalışmayan bir düzende maalesef ki kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz. Dolayısıyla, belki de çoğumuz aslında olmamız gereken kişiler olma imkanını bulamadan, var olduğunu bilebildiğimiz tek hayatımızı bir başkası olarak tüketiyoruz.

Kendisine kendisi olma şansı verilmediği gibi başkası olması için de zorlanan her insan ya toplumun ya eğitim sisteminin ya da ailesinin beklentileri ile koşut bir mücadelenin içerisinde kendini bulur. En başta bahsettiğimiz hengâme de çoğu zaman bu nedenle ortaya çıkar. Gerekliliği şart ancak; içeriği, aktarılma şekli ve süresi ise tartışılabilir olan eğitimle başlayan, kişilerin amaca ve hedefe varışını başkaları ile kıyaslama ölçütü üzerine kurulmuş bir “başarı” anlayışı, hayatın her aşamasında karşımıza çıkmaktadır. Henüz ilkokula bile başlamamış çocukların bile basit bir; gösteri, spor karşılaşması ya da en küçük herhangi bir konudaki performansının gereğinden önemli hale gelmesi de işte bu sebeptendir. Henüz 4-5 yaşlarındayken içine düşülen bu girdap yıllar içerisinde, içerisine düşen kimsenin; çıkamadığı, sürekli kendisini, becerilerini, edindiklerini, ulaştıklarını, vardıklarını başkalarıyla kıyaslamak zorunda olduğu yorucu bir mücadeleye dönüşmektedir.

Başarısızlığın bir seçenek olmamasının yanı sıra, kişiye ve becerilerine özel olmayan ölçütleri sebebiyle yeterince başarılı olarak değerlendirilmediğiniz, başarınızın bile keyfini çıkarmanıza izin vermeyen bu sistemin yarattığı ve göz ardı edilen en büyük ve önemli sorun ise kişilerde ortaya çıkardığı mutsuzluktur. Kendi; beceri, istek ve arzularının üzerinde şekillenmesi gereken; karar, seçim ve eylemleri sonucunda elde edilecek gerçek bir başarı ve tatmin duygusundan zaten mahrum kalan insan, bir de gerçekte erişmek istemediği amaç ve hedeflerdeki başarılarına vurulan yetersiz damgasının psikolojik etkileri ile de savaşmak zorunda bırakılmaktadır. Temeli, kendisine ait gerçek bir; hayal, istek, arzu veya tutkuya dayanmamasına rağmen çalışıp didinip edindiği başarılarıyla bile insanın mutlu olunmasına izin verilmemektedir. Bu durumda insan, başkalarının beklentilerini karşılayamadığı için bir de yetersizlik duygusuyla baş etmek zorunda kalmaktadır.

Kendi hayallerini gerçekleştirmek için çocuklarını veya diğer insanlar ile onların yaşamdaki yolculuklarını kullanan insanların bazıları bununla da kalmamaktadır. Bu durumu bazen de karşılarındaki insana sevgi göstermenin veya değer vermenin bir ön koşulu gibi de hissettirmektedirler. Yani, eğer başarılıysanız, ebeveyninizin (eşinizin, sevgilinizin, öğretmeninizin ya da o kişi her kim veya neyse) beklentilerini karşıladıysanız sevilmeyi ve değer verilmeyi hak ediyorsunuz demektir. Ama olur da başarısız olursanız, işte o zaman başarana kadar sevgiden ve değer görmekten mahrum kalırsınız. Sevginin ve değerin koşula bağlı olduğunu, bundan mahrum kalarak öğrenen bir insanın koşullu olarak sevgi ve değer gösterdiği ilişkiler kurması ise kaçınılmazdır. Ancak, koşula bağlanmaması gereken belki de en önemli olgu ve duygu olan sevginin koşullu olarak verilmesinin alışkanlık olduğu hem bire bir hem de toplumsal ilişkilerde, kişiler arasında bir samimiyet olduğunu düşünmek yanlış olacaktır. Çünkü, bu tür bir ilişki de sevgi ve değer veren de bunu almaya çalışan da bunun karşılıklı olarak beklentileri karşılamak olduğunu, koşuldan bağımsız elde edilemediğini bilir. Burada artık karşılıklı güven yoktur.

Doğasını keşfetmesine, kendisi olmasına olanak verilmemiş, kendi; hayal, istek ve arzularının peşinden gidememiş birinin, başkalarına göre yetersiz olarak nitelendirilen başarılarını bir başarısızlık olarak görmek adaletsizliktir. Peşinden tutkuyla koşacağı, sımsıkı sarılacağı, ona ulaşana kadar mücadele etmekten vazgeçmeyeceklerinin yerine, yönlendirilerek benimsetilmiş, zorla kabul ettirilmiş olanların koyulduğu birinin her attığı adımı, her geldiği aşamayı, her vardığı noktayı bile başarı saymak gerekir. Zira, bilebildiği tek yaşamını kendisinden başka herkese hizmet ederek ve başkalarının amaç ve hedeflerine ulaşmaya çalışarak geçiren birisi hayatındaki birçok şeyi feda ediyor demektir. Tüm dünyanın, kendisine ait olmayan başarılar için bile bunca didinen, usanmadan çabalayan insanlara bir borcu olduğu gerçektir. Dünya ve toplumlar, insanların kendi yolculuklarına çıkmalarının, bu yolda özgürce yürümelerinin önündeki engelleri kaldırmalıdır. Çünkü, başarılı olamayacak veya başkaları değerli bulmayacak olsa bile, onu; hayal, istek ve arzularına ulaştıracağına inandığı, kendisine ait yolda yürümeye herkesin hakkı vardır.