Eskiden, yeni aldığımız her elektronik aletin içerisinde bir “kullanma kılavuzu” olurdu. Birçoğunun içinde de hala var. Aslında, sebebi de çok açık, çağı için bir yenilik olan o teknolojik aleti bazen, var olan bilgilerimizle kullanamayabilecek olmamızdır.
Kimi insan bu kılavuzları okumayı, en azından bir göz gezdirmeyi alışkanlık edinmiş olsa da kimi insan da kendisinin önceki bilgi ve becerilerine güvenmeyi tercih etmektedir. İlginçtir ki bazı insanlar bu tip talimatları okumamayı bilinçli veya değil, bir şekilde alışkanlık haline de getirmişlerdir. Nereden bakılırsa bakılsın bu, ciddi ama bir o kadar da yersiz bir özgüvendir.
Bir insanın bu yaşamdaki tüm bilgilere, yani her şeyin bilgisine sahip olması olanaklı değildir. Bu kadar çok parçayı bir arada bulunduran, bu parçalar arasında da son derece karmaşık ilişkilere sahip bir dünyada her şeye dair bilgimizin olması imkansızdır. Öyle ki en çok bildiğimizi ya da bilmemiz gerektiğini düşündüğümüz şeylere ilişkin bile yeterince bilgi sahibi bile olamayabiliriz. Örneğin uzay, insanlığın keşfetmek için iştahının en çok olduğu ama keşfedebildikleri de sınırlı olan bir konudur. Bununla beraber 4’te 3’ü sularla kaplı olan dünyada ise hala yeterince keşfedilememiş olan da yine en çok aşina olduğumuz konulardan biri olan derin denizlerdir. Bugün bile okyanusların veya içinde serinlediğimiz, üzerinde seyahat ettiğimiz denizlerin derinlerinde neler olduğuna, içerisindeki yaşama, o derinliklerde yaşayan canlılara ilişkin yeterince bilgimiz bulunmamaktadır. Bazı coğrafyalarda yaşayanların; her gün gördüğü, baktığı, avlandığı, serinlediği, kenarında yürüdüğü denizler bile bugün bizim için bu kadar bilinmezken nasıl olur da dünyadaki her şeye dair bilgimizin olduğunu iddia edebiliriz ki!
İnsanın, bilmediklerini; merak etmek, sorgulamak, araştırmak, bunlara yanıt aramak ve bir sonuca ulaşmak gibi bir içgüdüsü olmakla beraber, bilmediklerinin yerine o günkü aklına yatan suni yanıtlar üretmek gibi bir yanı ve becerisi de vardır. Öyle ki insanın kendi aklı ve hayal gücü ile ürettiği bazı yanıtlar; dünyanın ve üzerindeki yaşamın var oluşuna ve işleyişine yönelik kabul ettiği bazı varsayımlar, zamanla insanlığın ortak kabulüne dönüşmüştür. Bu kabuller zamanla öyle benimsenmiştir ki herhangi bir gerçeğe, özellikle de bilimsel bir gerçeğe dayanmıyor olsa bile yüzyıllarca insanlığın önemli bir kısmı tarafından kabul görmüş ve hala da görmektedir. İnsanlık, kendi zihninin geniş sınırları içerisinde ürettiği yeni ve dar dünyada kendini hapsetmeyi başarmıştır.
Merak etmek, soru sormak ve cevap aramak insan doğasının önemli bir özelliği iken zamanla bu özellik körelmiştir. Tabii ki bu bir genellemedir, zira pek çok defa dile getirdiğim gibi yüzbinlerce yıldır gelişen insanlığın bu gelişimi ortak bir eylem değildir. Aksine, azınlık sayılabilecek kişiler tarafından elde edilmiş bilgilerin ve bu bilgilerin kullanımından elde edilen sonuçlar ile faydalarının genele yayılmış olmasıdır. Çıkış noktası ne veya kim olursa olsun, insanlığın ortak yararına olan bilimsel ve teknik bilginin herkes tarafından sahiplenilmesidir.
İnsanın tam olarak anlayamadığı şeylerden biri de şudur: “Bugünkü insanlığı var etmiş olan her şey az sayıda insanın emek ve çabasının bir sonucu iken tüm bunlardan ve nimetlerinden faydalanan, bu dünyaya o insanların milyonda biri kadar faydası olmayan insanlar nasıl bu kadar eleştirel olabilirler?” Evet, oldukça ilginç bir durumdur bu. Ne kendisinin ne de bir başkasının hayatına zerre faydası olmamış insanların; kendi hayatının bazen önemli bir kısmını, bazen de tamamını insanlık yararına harcayan insanların; düşüncelerini, görüşlerini, fikirlerini, buluşlarını olumsuz yönden değerlendiriyor olmaları akıl alacak bir durum değildir.
Tam olarak kimden ve nasıl çıktığı bilinmeyen şu ifade içinde bulunduğumuz bu durum çok iyi ifade etmektedir. “Cehalet mutluluktur.” Ne demek ister bu cümle peki? Bilmemek; iyidir, konforludur, huzur vericidir. Çünkü, bir insan ne kadar çok bilirse, her yeni öğrendiği bilginin sonunda yeni bir soru işaretiyle baş başa kalır. İnsan öğrendikçe öğrenme isteği kamçılanmaya devam eder. Yanıtlanmış her merak yepyeni bir merakın tetikleyicisi olur. Keşfedilmiş her giz, henüz keşfedilmemiş gizlerin peşine düşmeyi güdüleyen bir kıvılcım olur. Ve bunların hepsi ancak ve ancak bir ve en önemli insani faaliyetin var olmasını gerektirir: “Düşünmek”.
Her birey zaten düşündüğünü düşünebilir. Ancak düşünmekten kastın sadece düşünmek olmadığını, düşünebilen herkes anlayabilecektir. İnsanlığı vardığı bugünkü aşamaya götürenin bilinen anlamda bir düşünme değil de daha derin bir eylem olduğu açıktır. Gündelik faaliyetler içerisindeki anlık ve kısa süreli bir faaliyetten ziyade düşünmek; daha uzun, daha kapsamlı ve daha karmaşık bir eylemdir. Emek, çaba ve zamanın tek başına yeterli olmadığı, belirli bir bilgi temelinin de eşlik etmesi gereken bir süreçtir. Her şeyden önce, böyle bir düşünme eylemi, insanın kendisinin ne olduğuna dair ona sunacağı daha net yanıtlar bakımından, kendini buna hazır hissetmeyen her birey için korkutucudur. Kendisi ile yüzleşme cesareti olmayan herkes açısından bu tip bir derin düşünme eylemi istemsizce, kaçınılması gereken bir eylem gibi algılanmaktadır.
Derin düşünmeyi, yani; merak etmeyi, sorgulamayı ve yanıtlar aramayı zaman kaybı ve gereksiz olarak nitelendiren pek çok insan için varılan nokta, kendisine sunulan her bilgiyi olduğu gibi kabul etmek ve yaşamına uygulamak anlamına gelmektedir. Bu, yarattığı kolaylık ve kazandırdığı zaman bakımından çoğu insanın işine gelen bir fırsat olmuştur. Ve elbette ki bu da tüm toplum açısından her duyduğuna, kendisine her söylenene sorgusuz sualsiz inanmak ve kabullenmek gibi, iyileştirilmesi zor bir hastalığa dönüşmüştür. Zira, bugün şikâyet ettiğimiz birçok; uygulama, anlayış, düşünce, görüş veya politika tam da bu hastalığın bir sonucudur. Yani, dünyanın ve yaşamın daha iyi olabileceğine inananlar ile onların düşünce, görüş ve eylemlerinin, ne kadar kötü olursa olsun dünyanın ve yaşamın zaten iyi olduğuna inananlarınki ile çatışmasıdır.
Yaşamın ve insanlığın gelişmeye gücünün yettiği ve buna daima aç olduğu açıktır. Bunu görebilmek oldukça kolayken görememek cehaletin, görmeyi istememek de bencilliğin bir sonucudur. Ne cehalet ne de bencillik ne huzurlu ve gönençli bir dünyanın ne de mutlu bir insanlığın sebebi olabilir. Daha iyi bir yaşam ve dünya ancak bilginin üzerinde ve aşama aşama yükselebilir. Böylesine bir dünyanın anahtarı: Merakından, sorgulamaktan ve yanıt arayışından vazgeçmemiş, doğasına uygun bir insanlıkta ısrar etmektir.