Bugün Alsancak’ta yürürken Türkçe tabela görmek neredeyse zordur. Öyle ya, “coffee shop”lar, “beauty center”lar ve “coctail bar”lar neredeyse her köşeyi sarmıştır. İzmir’deki çokdilli tabelalar yalnızca Alsancak’la da sınırlı değildir. Biraz daha iç taraflara gidince, Kemeraltı Çarşısı’nda farklı konseptlerdeki dükkânların farklı dillerde tabelalara sahip olduğunu görmek mümkün.
Ancak İzmir’in bugünkü çokdilliliğini 21. Yüzyıl perspektifinden ziyade geçmişe dönük okumak, güncel durumu tahlil etmek adına yeni farkındalıklar yaratacaktır.
Özellikle Osmanlı döneminin son yüzyıllarında İzmir, Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi kültürlerinin bir arada yaşadığı bir yerleşim yeri hâline gelmişti. Şehrin ticaret hayatını canlı tutan liman yalnızca finansal hareketlilik değil; kültürlerin ve dillerin de sirkülasyonunu sağlıyordu. Türkçenin yanı sıra çeşitli Avrupa dilleri de aynı şehir coğrafyasının farklı noktalarında kendilerine yaşam alanı bulabiliyordu. Fransız, İtalyan ve diğer Avrupa kökenli aileler yalnızca ticari değil, sosyal ve kültürel hayatın da aktörleri arasında yer alıyordu. Dolayısıyla bir İzmirlinin hangi dili duyacağı biraz da nerede bulunduğuna, kiminle ticaret yaptığına veya hangi okula gittiğine göre değişiyordu.
Ancak bu tabloyu gereğinden fazla romantikleştirmemekte fayda vardır. 19. Yüzyıl İzmir’inin kozmopolit yapısı önemli bir ticari ve kütürel hareketlilik yaratsa da bu çokdilliliğin içerisinde gelişen eşitsizlikler ve toplumsal gerilimler de söz konusuydu.
İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesinin ardından 9 Eylül 1922 tarihinde Türk ordusu İzmir’e girmiş ve kenti yeniden Türk yurdu hâline getirmişti. Bu bakımdan İzmir, Millî Mücadele’nin sembol şehirlerinden biri olarak Türkiye’nin siyasi ve toplumsal dünyasında önemli bir yer edinmişti.
Cumhuriyet’in kurulmasıya birlikte dilde birlik ve Türkçe kavramları eğitimden bürokrasiye, basından kamusal iletişime kadar daha merkezi bir konum kazanmıştı. Bu süreç yeni kurulan ulus devletin ortak yurttaşlık ve ulusal egemenlik anlayışından bağımsız olarak addedilmemelidir. Ancak bu dönemi İzmir’in dil çeşitliliğinin azalması olarak okumak, eksik bir tahlil olacaktır. Keza İzmir bir taraftan önceki yüzyıllardan taşıdığı çok katmanlı kültürel mirasın izlerini korumuş, diğer taraftan da yeni Türkiye’nin siyasi ve toplumsal kimliğinin önemli parçalarından biri hâline gelmişti. Türkçenin kamusal alandaki merkezi konumu da bu tarihsel dönüşüm içerisinde şekillendi.
Günümüzde İngilizceye indirgenmiş tabela çeşitliliğiyle kıyaslandığında ise İzmir’in çokkatmanlı kültürel tarihi ortaya daha kapsamlı sonuçlar koymaktadır. Geçmişteki dillerin önemli bir bölümü, şehirde yaşayan toplulukların gündelik hayatından besleniyordu. Bugün İngilizce ise İzmir’de çoğu zaman ana dili İngilizce olan büyük bir topluluğun varlığından değil, lingua franca olan bir dilin dünya üzerindeki ağırlığından kaynaklanıyor. Bir başka ifadeyle İzmir’in geçmişindeki çokdillilik büyük ölçüde insanların çokdilliliğiydi; bugünkü yabancı dil görünürlüğü ise daha çok dünyanın İngilizce üzerinden birbirine bağlanmasının bir sonucu. Bu yüzden Alsancak’ta açılan herhangi bir “coffee shop”, şehrin çokdilli geçmişinin bir devamı değil; İngilizcenin yumuşak güç olarak dünya üzerindeki ağırlığının yerel bir görüntüsüdür.
Tarihsel olarak farklı diller farklı amaç ve nedenlerle konuşulsa da değişmeyen tek şey İzmir’in hikâyesinin hiçbir zaman tek sesten ibaret olmadığı gerçeğidir.