Erişilebilir olanaklar açısından bakıldığında, günümüzü, içinde bulunduğumuz çağı bir tür “varlık” çağı olarak nitelendirebiliriz. Yani bu dönemi, var olduğu ilk zamanlardan bu yana, insanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu hemen hemen her şeye aynı anda erişebildiği bir zaman dilimi olarak nitelendirebiliriz.
Gezegenin pek çok coğrafyasında, pek çok insan ve topluluk için durumun böyle olmadığı da buna bir itiraz olarak dile getirilebilir elbette. Ancak bu maalesef ki insanlığın içinde bulunduğu iyi koşulları ve sahip olduğu imkanları kendi türünden olanlar ve olmayanlarla adil bir şekilde paylaşmayı tercih etmemesi ile ilgilidir. Çünkü bugün bile dünyada var olan yer altı ve üstü tüm olanaklar, dünyadaki tüm insan nüfusunun refah içerisinde yaşamasına yetecek kadar zengindir. Fakat, yine maalesef ki insanlığın önemli bir kısmının gönlü ise o kadar zengin değildir. Kendi elinde tuttukları, sahip oldukları, sahip olacakları onun için her şeyden daha önemlidir.
Son yıllarda, özellikle de son kullanma tarihi gelip de hiç kimsenin hiçbir işine yaramadan çöpe giden gıda ürünlerinin, son kullanma tarihinin gelmesi beklenmeden toplanması ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasına yönelik birçok organizasyon vardır. Bu tür sosyal girişimleri, bu girişimlere ön ayak olanları ve içinde görev alanları haddim olmayarak da olsa çok takdir ettiğimi söylemek isterim. Ancak, bu tür organizasyon ve faaliyetler yine de halihazırda var olan yüksek ve gereksiz tüketim ile buradan doğan israfın önüne yeterince geçememektedir. Örneğin, önemli bir turizm noktası olan ülkemizdeki otellerin restoran ve mutfaklarından çöpe atılan gıda ürünü ve yemeklerin bir istatistiği var mıdır bilmiyorum ama azımsanmayacak kadar çok olduğunu düşünüyorum. Zira, Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre, Türkiye’de 2024 yılında gerçekleştirilen “gıda ve içecek servis hizmetleri”nin %25,8’i turizm faaliyetleri ile ilgili olarak gerçekleştirilmiştir. Bu da kanımca hem turizmde tüketilen hem de israf edilme olasılığı olan gıda ürünlerinin miktarına ve bunun gizil büyüklüğüne dair önemli bir fikir vermektedir.
Bugün, etrafımıza şöyle bir baksak ve desek ki “Bu dünyada, ihtiyacından daha fazlasını tüketen, tek olmasa bile en belirgin ve temel örnek hangi canlıdır?”, sanıyorum ki hepimiz için cevap aynıdır: İnsan! Elbette ki bazı canlı türleri de zaman zaman ihtiyaçlarından fazlasını tüketme içgüdüsü göstermektedirler. Ancak, dikkatli incelendiğinde, bunun genellikle belirli bir döneme özgü ya da mevsime yönelik bir hazırlık içerdiği görülebilecektir. Peki, insan da öyle mi, o da aynı gerekçelerle ve benzer şekilde mi davranıyor? Cevap oldukça basit aslında: Hayır! Bugünkü insan maalesef ki içinde bulunduğu doğanın bir parçası olmaktan zamanla uzaklaşmış, bu gezegenin tüm kaynaklarını, sanki tamamen kendisine aitmiş gibi sorumsuzca tüketmeyi kendine hak görmüş ve sonunda da tüm canlılar için bir felakete dönüşmüştür. Gelişiminin bir parçasıymışçasına, her geçen; gün, yıl, yüzyıl, bin yılda, daha fazla tüketmek kendisi için normal bir davranışa dönüşmüştür. Keşif adı altında ayağını bastığı her yeri kendi arzularının kölesi haline getiren insan, sırf kendi gönlü olsun diye, kısıtlı bile olsa başkalarının imkanlarını sahiplenmek ve tüketmekten de kaçınmamıştır.
Bugünün dünyasında, insanın temel gereksinimleri ve diğer ihtiyaçlarını tatmin edememesinin imkânı artık yoktur. Zira, doğal olanı şurada dursun yapay olanları aracılığıyla bile insana özgü hemen hemen tüm ihtiyaçlar artık kolaylıkla karşılanabilir durumdadır. Öyle ki bugün ekmek bile alacaksak paketlisi, su bile içeceksek şişelisi mevcuttur. Dolayısıyla, insanın bugün yapması gereken tek şey, giderme ya da tatmin etme ihtiyacını duyduğu herhangi bir istek, arzu veya duygu için bir ürün veya hizmet satın almaktır. Ancak, durum o kadar da basit değildir. Çünkü, bugün her gereksinimi, her ihtiyacı karşılayan yalnız bir çözüm önerisi ya da ürün ile hizmet yoktur. Diğer(ler)inden daha; iyi, ucuz, sağlam, sağlıklı, estetik, kaliteli, teknolojik, prestijli vb. olduğunu iddia eden, kimisinin doğru ancak kimisininki de aldatmaca olan pek çok seçenek bulunmaktadır. Bu seçenekler, sırf basit ve temel bir gereksinimden, bir sosyo-ekonomik gruba ait olmak veya öyleymiş gibi hissettirmek gibi farklı biyolojik ve duygusal ihtiyaçlara hitap edenlere kadar geniştir. Ve yine bu seçeneklerin sahipleri de insanın dur duraksız tüketme eylemini teşvik etmeyi ve dahi satın alma davranışını bilinç altına yönelerek yönlendirmeyi zamanla öğrenmişlerdir. Böylece de insan; gerektiği zamanda, yerde ve gerektiği kadar değil, gerekmese de alan, tüketen ve “nasılsa bir gün tüketirim” diye biriktiren bir canlıya dönüşmüştür.
İçinden geldiği doğayı kendi ihtiraslarının kurbanı yapan insanlık, ürettiği ve sattığı ürün ve hizmetler yoluyla, yarattığı bu yeni ama öncekinden daha kötü olan dünyanın bu yönlerini örtmeye, daha iyi ve içinde yaşamaya katlanılabilir bir yere dönüştürmeye çalışmaktadır. Ayrıca da insanın, ancak hikayelerde duyup fotoğraflarda görebildiği eski dünyaya dair özlemini dindirmeye, hevesini azaltmaya çabalamaktadır. Betonlaştırarak, tahrip ederek, kirleterek zarar verdiğimiz dünya ve olası geleceklerimizi, yine kendi ürettiğimiz yanılsamalarla iyileştirmeye, kendimizi de iyi hissettirmeye uğraştığımız da maalesef ki bir gerçektir. Halbuki, bunun için yeteri kadar; ekonomik, kültürel, siyasi ve askeri olay ve sonuç ile bunlardan alması gereken yığınla ders olmasına rağmen insanlık, bugün bile yeterli bilgelik seviyesine ulaşamamıştır. Yani, hala pek çok konuda; kendisi, toplum ve doğa için erdemli davranışlar sergileme becerisine yeterince kavuşamamıştır. Dolayısıyla da adaletin, hoşgörünün, sorumluluğun, güvenirliğin, özgürlüğün, saygının ve her şeyden önemlisi de sevginin hâkim ve yaygın olmadığı bir düzende; hayal edilmeye, kurulmaya ve yaşanmaya çalışılan hayatlar ancak bir ütopyaya dönüşmektedir.
Bugünün insanı için yaşam, elindeki olanakları sürekli artırmaya, artırdığı olanaklarla diğer insanlardan farklı olmaya veya öyle hissetmeye odaklanmış bir olgudur. Çoğu insan, kendisinin veya başkalarının deneyimleri yanı sıra eğitim yoluyla edineceği bilgiler aracılığıyla; yaşamı, doğayı, dünyayı ve evreni daha iyi kavradığı bir hayatı yaşamaktan oldukça uzaktır. Onun yerine insanlar, sürekli daha iyi bir ekonomik güç ve dolayısıyla bir sosyal statü elde etmenin çabası içerisindedirler. Buna erişemeyenlerin de yine bir kısmı ise kendisini; diğerlerinden eksik, arzulanan sosyo-ekonomik grubun dışında ve dolayısıyla da mutsuz hissetmemek için öyleymiş gibi davranmanın peşindedir. Başkalarının ne düşündüğü, nasıl nitelendirdiği, ne dediği üzerine kurulan bu tür bir yaşam zamanla, insanın gerçekte; düşündüklerinden, istediklerinden, erişebileceklerinden ve olabileceklerinden uzak bir noktaya savrulmaktadır. İnsan, olması gereken; yerden, durumdan, duygulardan ve en önemlisi de kişiden zamanla soyutlanmaktadır. Her vardığı noktada yeni bir; varış noktası, koordinat, hedef belirleyen, buna kendini zorunda hisseden insan, sürekli bir tatminsizlik hali içinde yaşamaktadır. Elde ettiği hiçbir şeyin kendisini mutlu edemediği bu insan, derinlerde bir yerlerde keşfedilmeyi bekleyen, kendi gerçek mutluluk sebeplerinden her gün daha uzağa düşmektedir.
Bazısı gerçeklere ama çoğunluğu da efsanelere dayanan pek çok mitolojik hikâye yüzyıllardır insanlara birçok konuda almaları gereken dersleri sunuyor olsa da hep unutulan şey, tüm olası risk ve kayıplarına rağmen insanın çoğu zaman deneyimleyerek öğrenmeyi tercih ediyor olmasıdır. Aksi halde, Yunan mitolojisinin önemli hikayelerinden biri olan, Sipylos (İzmir – Manisa arasındaki bölge) Kralı Tantalos’un hikayesinin bugün için bile önemli mesajlar içerdiği göz ardı edilemez olurdu. Öyle ki zenginliği ve serveti dillere destan olan, Zeus’un Pluton isimli bir insandan oğlu olan Kral Tantalos, onlara duyduğu kin ve her şeyi bildiklerine dair duyduğu şüpheyle tanrılara bir oyun oynar. Gerçeği bilip bilemeyeceklerini sınamak için oğlu Pelops’u öldürüp pişiren ve verdiği ziyafette tanrılara sunan Tantalos, bunu fark eden tanrılar tarafından hem bu oyunu hem de daha önce tanrıların sofrasından çaldıkları için cezalandırılır. Bu öyle bir cezadır ki bugün bile “Tantalos İşkencesi” olarak anılır. Bu ceza: Çenesine kadar su olan göldeyken Tantalos susayıp da içmek istediğinde suyun tamamının toprağın altına çekilmesi, ıslak parmaklarını dudaklarına götürdüğünde susuzluğunun artması ve üzerinde bir sürü meyve olmasına rağmen o uzandığında rüzgârın hepsini ondan uzaklaştırmasıdır. Bu mit, mümkün ve erişebilir olanaklar içerisinde dahi bir türlü kavuşamadığı doyum ve tatminle sınanan Kral Tantalos’un, Zeus eliyle verilmiş bitmek bilmeyen cezasını anlatmaktadır.
Her birimizin, bugün içinde bulunduğu yaşamlarına, bu hikâyeden üzerine düşeni alarak bakması oldukça önemlidir. Çünkü, bugünkü insanlığın önemli bir kısmı, kendisini sadece bir tüketim unsuru olarak gören sistemin sessiz dişlileri olduğunun farkında bile değildir. İnsan, bitmek bilmeyen bir doyumsuzluk ve tatminsizliğin pençesine düşmüştür. İhtiyacı olmamasına rağmen bugün aldıkları ve de ihtiyacı olmayacak olmasına rağmen yarın alacakları için hissettiği güdülenmeyle birey, yaşamındaki asıl gerçekliklerle beraber, insan olmak için sahip olmamız gereken temel ilkeleri de göz ardı etmektedir. İyi, dürüst, nazik, saygılı, hoşgörülü ve sevgi dolu olmanın neredeyse zayıflık ve eksiklik olarak nitelendirildiği bu dünyanın; harcama, alma, sahip olma ve tüketmeyle bile bitmeyen bir kısır döngü ve yapay insani değerler üzerine kurulan bir sistem olduğu fark edilmelidir. Herkes tarafından bilinmesi ve benimsenmesi gereken ise: “Sahip olduğu, satın aldığı, tükettiği hiçbir şey, vardığı hiçbir yer, edindiği hiçbir statünün insanın kendisini tanımlamayacağı ve ona kalıcı bir mutluluk getirmeyeceğidir.”