Yaşam, hiçbir canlı için sonsuz değildir. Bu gezegende yaşayan her canlı bir gün muhakkak ki yok olacaktır. Yani, fiziğin dediği gibi: “Yoktan var olmadığı gibi vardan da yok olmayacaktır.” Zamanı bilinmese de yeryüzündeki her canlı, biz insanların “ölüm” dediği o sonu yaşayacaktır. Her yaşam bir gün, tüm biriktirdikleri ile beraber yerini diğerlerine bırakacaktır.
Bu elbette ki bir bayrak yarışı değildir ve kimse yerini bir diğerine bırakmak için gitmez. Ancak, yaşamda çok net bir döngü olduğu ve zamanı gelenin gidip, onu son hatırlayan kişinin de öldüğü ana kadar hatırlandığı, geçici bir varoluştan bahsettiğimiz de açıktır.
Bu gezegendeki her canlı türü, farklı şekillerde de olsa ürer. Tüm türler, kendi türünün çoğalması için binlerce ve belki de milyonlarca yıl içerisinde evrimleşmiş, zamanın ve doğanın şartlarına ayak uydurmuş ve yaşama tutunmaya devam etmişlerdir. Her canlı türünün derdi aynıdır: Neslini sürdürmek. Bu, her canlı açısından oldukça önemli bir amaç ve de bir ölüm-kalım meselesidir. Çünkü diğer türlere veya doğaya karşı olan savaşını kazanamayan hiçbir canlı türünün gelecekte var olmaya devam etmesi mümkün değildir. Türlerin kendi içerisinde olduğu gibi arasında da en iyi olanın hayatta kaldığı bir düzendir bu maalesef ki.
Belgesellere az veya çok ilgisi olan herkesin bildiği üzere bugünkü insan, yani Homo Sapiens diğer pek çok homo türlerinden günümüze kalan tek türdür. Tarihte adı geçen ve bugün artık var olmayan tüm türler ya diğer türlerin ya da doğanın karşısında direnememiş ve var olmaya devam edememiştir. 2,3 milyon yıl önce ortaya çıkmış olan homo cinsinin ilk türlerinden bugüne kalanlar, o günkülerin çok daha gelişmiş halleridir. Yer domuzları, ornitorenkler gibi az sayıda örneği olan, kendi cinsinin tek türü olarak varlığını sürdürme özelliğine sahip Homo Sapiens de bu gezegendeki zorlu yaşam koşullarına ayak uydurmak için çetin bir mücadele vermeye devam etmektedir. Ancak, işin ilginç yanı şudur ki söz konusu bu gezegendeki zorlu yaşam koşullarının sorumlusu da yine aynı Homo Sapiens, yani insandır.
İnsanlığın, özellikle de son 2-3 yüzyıldır gösterdiği gelişim, bu gelişimin özellikle de bilim alanında gerçekleşmesi insanın kendinden önceki nesillerden farklılaşmasının en temel sebebidir. Düzenli olarak tekrarlanan hastalıkların tedavisi, olası hastalıklar için önleyici ilaç ve aşıların geliştirilmesi, daha iyi beslenme koşulları, savaşılarak geçirilen sürelerin azalması, refahın tamamen olmasa da toplumun daha geniş bir kesimine yayılması ve hepsinin bir sonucu olarak insanın ortalama yaşam süresinin her geçen gün artmış olması bu gelişmelerin bir sonucudur. İnsan her geçen gün hem fiziksel hem de zihinsel olarak daha sağlıklı olmuş ve bu da onun hücrelerindeki genetik kodlara işlenmiştir. Dolayısıyla, her nesil kendinden aldıklarını, kendi yaşamı boyunca üzerine ekledikleriyle birleştirerek kendinden sonraki nesle aktarmıştır.
İnsanın zihinsel gelişiminin en önemli sebebi, sadece etrafında gerçekleşenleri gözlemlemesi ve yanı sıra kendi deneyimlerinin tümünden kendine dersler çıkarıyor olması değildir. Bunlar her ne kadar önemli olsa da bugünkü insana bizi ulaştırması açısından yeterli değildirler. Hiçbir insan bu dünya üzerinde gerçekleşme olasılığı olan tüm deneyimleri kendi kısacık ömrüne sığdıramaz. Dolayısıyla da bugün bildiği her şeye de sadece deneyimlerinin bir bilgisi olarak sahip olamaz. Dünya üzerinde yaşayan her insan birbirinden çok farklı toplulukların ve dolayısıyla da kültür, inanç ve anlayışların içerisine doğar. Tüm bunlar da onların içerisine doğmuş ve içinde var olmaya devam etmiş insanlar için diğerlerinden farklı deneyimler ortaya çıkarır. Her coğrafya, her kültür, her inanç kendi toplumunu, kendi koşullarını, kendi insanını ve sonuç olarak da kendi deneyimini yaratır. Her insan da bunun içerisinde yine kendine özel olanları bünyesinde toplar, bunlardan öğrenir, gelişir ve değişir.
İnsanlığın, kendisinden daha iyi bir nesil yaratmasının en iyi ve güçlü yolu eğitimdir. Eğitim, insanın, başta bilişsel olmak üzere becerilerinde kalıcı değişiklikler yapmak üzere; planlı, sistemli ve ölçülebilir bir bilgi alışverişi ile kalıcı ve iyi yönde bir gelişim sağlamak üzerine yürütülen bilinçli bir faaliyettir. Her ne kadar aile içindeki bir eğitimden de bahsediliyor olsa da eğitime dair özelliklerin tümünü onun da kapsadığını söylemek pek de mümkün değildir. Çünkü, bilinçli olmak üzere hem ailesi hem de resmî kurumlar tarafından uygun şekilde eğitim ve öğretim süreçlerinden geçmemiş birsinin kendi çocuğunu yetiştirirken ne denli bilinçli olduğu tartışılır. Bununla paralel olarak da bu kişiler tarafından yetiştirilen çocukların, resmi eğitimden önce aile içerisinde atılan temel açısından eksik veya zayıf olduğu nitelendirmesi yapılabilecektir. Bu da çocukların iyi, daha geniş anlamda erdemli birer birey olabilmesi için gerekli olan tüm eforun resmi eğitimle giderilmesini zorunlu kılmaktadır. Tam da bu noktada, resmi veya devlet tarafından bu konuda izin verilmiş, yetkilendirilmiş kurum veya işletmelerin bu konudaki yetkinlikleri; kullandıkları eğitim ve öğretim teknikleri ile kazanç elde etme ve kazancı sürdürme kaygısından ne kadar bağımsız olarak bu faaliyeti geçekleştirdiklerine bağlıdır.
Gerçek bir mücadelenin eseri olan yepyeni, gencecik bir devletin ilk meclisinin kuruluş gününü, bu devletin geleceği olarak gördüğü çocuklar için bir bayram günü olarak seçen Mustafa Kemal ATATÜRK’ün; kendisini, düşüncelerini, devrimlerini ve dahası hepsinin yansıması olan ülkesini emanet ettiği çocuklar için söylediği pek çok cümlesi vardır. Örneğin: "Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz" der. Böylelikle, Ulu Önder çocuklara hem bir sorumluluk yüklerken hem de kendi değerlerinin farkında olmalarının gerektiğini hatırlatmaktadır. Ancak, ayrıca öyle bir cümle daha kurar ki geleceğin ta kendisi olan çocuklar için hem devlete hem de topluma şu sözlerle birlikte önemli bir görev yüklemektedir: “Çocukları sağlıklı ve bilgili yetiştirmeyen uluslar, temeli çürük binalar gibi çabuk yıkılırlar.” Ve bir de şöyle der: “Hedefe yalnız çocukları yetiştirmekle ulaşamayız! Çocuklar geleceğindir. Çocuklar geleceği yapacak adamlardır. Fakat geleceği yapacak olan bu çocukları yetiştirecek analar, babalar, kardeşler hepsi şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki, yetiştirecekleri çocukları bu millet ve memlekete hizmet edebilecek, yararlı ve faydalı olabilecek şekilde yetiştirsinler.”
Bilime, akla önem vermiş her insan gibi Mustafa Kemal de iyi nesillerin yetiştirilmesinin ilk adımının ailede ve yakın çevrede başladığını bilmektedir. Çekirdek aile ve yakın çevreden başlayan hem bedenen hem de zihnen sağlıklı bir gelişim ile küçük yaştan benimsenen erdemler, iyi bir insan yetiştirme yolundaki ilk ve en önemli adımlardır. İnsanın yaşama dair merakını besleyen, bulduğu cevaplarla yetinmeyerek yeni sorular sormasını teşvik eden ve öğrenmenin hayat boyu olduğunu benimseten bir okul eğitimi ile diğer önemli ve tamamlayıcı adımlar da atılmış olacaktır. Tüm bunların aksinin gerçekleştiği bir senaryoda, yani aile içerisinde ne bedenen ne de zihnen sağlıklı beslenemeyen, sevgi görmeyen, değerli hissettirilmeyen ve de erdemlerin izine rastlamayan bir çocuğun, tüm bunlardaki eksikliğini okuldan aldığı eğitimle gidermesi imkansızdır. Hele bir de söz konusu bu okullardaki eğitimin, yani resmi eğitimin; bilimsellik ve akılcılıktan uzak, farklı olasılıkları ve yeni ufukları keşfetmek için güdülemeyen, insanı düşünsel ve eylemsel olarak özgürleştirmeyen bir sistemin ürünü olduğu hallerde!..
Bireyin kendisini, yani; düşünce, görüş, fikir ve isteklerini özgürce dile getirmesini değil de ondan olması istenilen ve beklenilen kişiyi gerçek kılmasını, içine sıkıştırılmaya çalışılan kalıba girmekte direnmemesini bekleyen hiçbir eğitim; anlayışı, sistemi veya yöntemi insanı, hiçbir yönden daha iyi kılmayacaktır. Sevgi görmemiş bir çocuk başkalarına sevgi göstermeyi bilemeyecektir. Kendisine, düşünce ve fikirlerine saygı duyulmamış bir çocuk başkalarına saygı duymayacaktır. Anlaşılmayan bir çocuk başkalarını anlamak için çabalamayacaktır. Kendisine sorumluluk verilmemiş, güvenilmemiş bir çocuk başkalarına da şüpheyle yaklaşacaktır. Başkalarının hizasına getirilmek için şiddete maruz kalmış bir çocuk başkalarına zorbalık edecektir. Yaptığı iyilikler görmezden gelinmiş bir çocuk başkalarına yardım etmeyecektir. Etrafında, yalan söylemek normalleşmiş bir çocuk başkalarına yalan söylemekten çekinmeyecektir. Merakı, etrafına ve yaşama dair sorguları; baskılanmış, geçiştirilmiş ya da yok sayılmış bir çocuk başkalarının sorularını yanıtlamakla ilgilenmeyecektir. Düşünsel ve eylemsel özgürlükleri daima kısıtlanmış bir çocuk başkalarının özgürlüklerini kısıtlamaktan ve dahi gasp etmekten kaçınmayacaktır. Başına iyi şeyler gelmemiş, çevresinde iyi ve olumlu örnekler görmemiş hiçbir çocuk ne kendisi ne ailesi ne de içinde yaşadığı toplum için iyi bir geleceğin yaratılmasında doğru; seçim, karar ve eylemlerde bulunamayacaktır!
Hem bugünkü sapiensin hem de içinde yaşadığımız; devletin, toplumun ve ailenin yarına ulaşabilmesi ve yine bu yarında kendimize de bir yer bulabilmemiz, her bir insanın kendi bireysel gelişimine bağlıdır. Çünkü, başta da bahsettiğim gibi: Bir türün tek bir üyesinin, fiziksel ve zihinsel açıdan tek başına iyi olması, türün tamamının iyi ve geleceğe taşınabilir olmasına yetmemektedir, yetmeyecektir. Yalnızca kendini düşünenlerin hâkim olduğu bireylerden oluşan ne bir topluluk, toplum, devlet ne de bir canlı türü, günün birinde yok olmaktan mahrum olabilecektir.