Geriye dönüp bakan birinin, “ben hep aynıymışım, hiç değişmemişim” demesini makul karşılamak bugün çok da mümkün olmasa gerek. Çünkü, bugün biliyoruz ki insan da dahil bu yaşamda var olan her canlı, bazen gözle görülür ve kolay fark edilebilir olmasa da bir değişim, başkalaşım içerisindedir.
Bazen bir yerlerde, bazı insanların kendilerine çok iyi baktıkları ve bunun sonucu olarak da oldukları yaştan daha genç ve dinç göründüklerini okursunuz. Bu, çoğu zaman hayret edilen bir şeydir. Ancak bu noktada asıl bilmediğimiz şey şudur: Kendine, bedenine, bunun için de yediğine, içtiğine, düşündüklerine, kendine dert edindiklerine dikkat eden bireylerin mi yoksa bunun aksini yapan insanların mı oldukları hal ve görünüşün o yaşın gerçekliği olduğudur. Yani, biz acaba bir şeyleri yanlış yapmayı zamanla bir alışkanlık haline getirdiğimiz için, varmış olduğumuz bugünkü görüşlerimizi doğru zannediyor olabilir miyiz?
Gezegende, farklı coğrafyalarda pek çok kadim kültür bulunmaktadır. Her birinin bu yaşama ve onu oluşturanlara yüklediği anlam da birbirinden farklılıklar gösterebilmektedir. Her birey içine doğduğu coğrafyadaki hâkim kültürün etkisiyle büyümekte ve gelişmektedir. Bu kültürün alt unsurları olan aile ve onun da içinde bulunduğu dar toplumdan başlayarak öğrenilenler kişinin yaşama ve onu oluşturan parçalara dair yargılarını da oluşturmaktadır. Aslına bakılırsa, birey bu gezegende; hayatta kalmayı, var olmayı, varlığını sürdürmeyi işte bu ilk yargıların üzerine inşa etmektedir. Bu hayatın nasıl yaşanabileceğine ilişkin ilk kılavuz tam da bu yol ile elimize geçmektedir. Tek sorun, bu yaşamda herkes için tek bir doğrunun olmayışıdır. Evrensel etik değerler haricinde, bu hayattaki hemen hemen her şey önce kişiye, daha sonra da kişinin içinde bulunduğu; coğrafya, kültür, koşullar ve zamana göre değişiklik gösterebilmektedir.
İnsanlık tarihinde yeri ve önemi olan kültürlere baktığınız zaman, benzer değerlerin önemsendiğini fark etmemek mümkün değildir. Adil olmak, güvenilir olmak, saygılı olmak, ölçülü olmak vb. pek çok değer, birbirinden on binlerce kilometre uzaktaki farklı medeniyetler tarafından, birbirlerinden habersiz bir şekilde bile olsa ortak olarak benimsenmişlerdir. Bu da demek oluyor ki insanın kolektif bilinç dışında bu değerler, bu kavramlar üzerine bir ortak payda bulunmaktadır. Yani, geçmiş yüzyıllarda yaşamış insanların deneyimlerinin ve sonuçlarının ortak mirası, yeni nesillerin genetiğine bir şekilde işlemiştir. Yoksa, her türden hırsızlığın tüm toplumlarda; yadırganan, ayıplanan ve suç sayılan bir şey olması açıklanamazdı.
Nesiller boyu aktarılagelmiş, toplumsal yaşamın da temelleri sayılabilecek evrensel etik değerlerden hariç hemen hemen her şeyin, zamana ve koşullara göre değiştiğini kabul edebiliriz. Zira, değişim bu dünyanın en önemli gerçeklerinden biridir. Hiçbir şeyin yoktan var olmadığını vardan da yok olmadığını söyleyen bilime kulak vermek bu yaşamın daha anlaşılabilir olması açısından da önemlidir. Böylelikle doğum ve ölüm de yani var ve yok olmak da daha anlamlı hale gelmektedir. Bunların her birinin; biyolojik, kimyasal ve fiziksel birer süreç olduğu anlaşıldığında, insanın fark edeceği en önemli şeylerden biri de yaşamda bir döngü olduğudur. Bugün herhangi bir formda olan herhangi bir şey, yakın veya uzak olan daha sonraki bir zamanda farklı bir formda olabilecektir. Nasıl ki bir; ağaç, bitki, meyve, sebze ya da ölü bir hayvan olduğu yerde çürüyüp toprağa farklı bir formda karışıyorsa, insan da aynı şekilde doğada buna aracılık eden canlılar aracılığıyla toprağa karışmakta ve yeni bir forma dönüşmeye hazır hale gelmektedir. Belki bir çiçekte belki de binlerce yıl sonra bir kayanın zerresinde… Öyle ki bugün dünya üzerinde insan eliyle oluşturulmuş veya üretilmiş her şey de yine insanın doğadan elde ettiklerini farklı koşullar (sıcaklık, yoğunluk, nem vb.) ve formlar altında bir araya getirmesiyle mümkün olmuştur. Bugün dünya üzerinde gördüğümüz her şey, dünyada zaten var olmuş ve olanların, olduklarından farklı bir formda bulunmalarıdır.
Her şeyin kaçınılmaz olarak değiştiği bu yaşamda insanın bundan nasibini almaması elbette mümkün olamaz. Zira, binlerce yıllık evrim sonucunda geldiğimiz nokta bile bu değişimin en önemli kanıtıdır. Ancak, insan bu süreçte sadece değişmemiştir, aynı zamanda da gelişmiştir. Zira, gelişim değişim olmadan mümkün değildir. Ve değişimin gelişime evrilmesi de yine bu değişimin iyi yönde olması ile mümkündür. Aksi halde ise bir gelişimden söz etmek mümkün değildir. Her ne kadar günümüzde bile kimi insanların değişmediğinden ya da değişemediğinden bahsetsek de bu elbette ki bugünkü ölçütler üzerinden bulunduğumuz yargılardan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, ortalamanın altında gerçekleşen değişimler; ortalamanın üzerinde değişim, bir diğer anlamıyla gelişim de gösteren insanlar açısından yetersiz sayılmaktadır. Ancak, bu tür bir değerlendirmeyi yaparken de yine her bir insanı ve koşullarını bağımsız olarak ele almanın ve değerlendirmenin önemli olduğu unutulmamalıdır. Bir insanın değişebilmesi, ancak onun bu değişime ihtiyaç duyması, yani kendisinde bir değişimin gerekliliğine inanması ile mümkündür. Bu da yine elbette ki sadece değişmeyi değil, aynı zamanda da gelişmeyi isteyen bireylerin içerisinde kendisine yer bulabilen bir güdülenmedir. Aksi halde, kendindeki bir şeyleri geliştirmeye niyetli olmayan bireyin değişim yönünde irade göstermesini beklemek de akla yatkın değildir. Peki, insan neden kendini geliştirmeyi istesin?
Binlerce yıldır düzenli olarak gelişen bir insanlıktan bahsedebiliyorsak, bu hiç şüphesiz ki toplumdaki az sayıdaki kişinin iyi yöndeki değişimi ile mümkün olmamaktadır. Sosyal yaşamda, kültürde ve özellikle de eğitimde yaşanan gelişmelerin topluma yayılması, toplumun bunu zamanla özümsemesi, kendilerinden sonra gelen nesillerin genetik özelliklerinin de gelişmesine sebep olmaktadır. Kendinden önceki nesilden daha iyi olma çabası ve güdüsü ile var olmaya çalışan her toplum, hayatın her alanında az da olsa muhakkak ki bir gelişim göstermektedir. Fakat, bu gelişimin tamamen bilinçli olduğunu söylemek de gerçekçi olmayabilir. Daha çok, toplumdaki az sayıdaki; ileri görüşlü, açık fikirli ve gelişime açık bireylerin, zamanın ötesinde ve alışılagelmişin dışındaki; fikir, düşünce ve eylemlerinin söz konusu toplumsal değişim ve gelişime sebep oldukları söylenebilir.
Belki de bu konuda dünyadaki en iyi örneklerden biri, bu topraklarda yaşanan cumhuriyet devrimidir. Az önce sıralanan özellikleri bünyesinde fazlasıyla barındıran Mustafa Kemal’in sarsılmaz inancı ve kırılmaz cesareti ile hayata geçirilen devrimler, belki de buna tam olarak hazır olmayan ama hızlıca uyum sağlamayı beceren bir toplumun dünya tarihine düştüğü önemli bir not olmuştur.
Değişimin en kolayı, insanın söz konusu bu değişime direnmemesi ile mümkündür. Bireyin değişime direnmemesi, az önce de söylediğim gibi bireyin değişimin gereğine olan inancıyla mümkündür. Kimi insan kendisinde bazı şeylerin değişmesi gerektiğini daha hızlı ve kolay kavrayabilse de kimi insan için bu, ömrü boyunca bile başarabildiği bir şey olamamaktadır. Halbuki, yaşam kişiye yaşattığı pek çok; konu, olay ve durumla, değişime olan gereksinimin sinyallerini kişinin kendisine vermektedir. Bu yaşananlar çoğu zaman açık bir uyarı veya hatırlatma işlevi görmektedir. Tabii ki şu yanlış anlamaya da sebep olmamak gerekir. Yaşamın bize verdiği uyarı veya yaptığı hatırlatmalar bizden, yani bizim; karar, seçim ve eylemlerimizden bağımsız değildir. İnsan kendi eylemlerinin sonuçlarını doğru yorumlar, eylemlerinin sonuçları üzerindeki karar ve seçim sorumluluğunu yüklenir ve alması gereken dersleri görebilirse değişimin bir gereklilik olduğunun farkına da kolaylıkla varabilecektir.
İnsanın değişebilmesi ve kendisini daha ileriye taşıması gerektiğine ilişkin bir farkındalık sahibi olabilmesi; yaşamdaki kaçınılmaz değişimin varlığını kabullenmesiyle mümkündür. Aynı nehirde ikinci kez yıkanılamayacağının farkına iki bin beş yüz yıl önce varmış insanlığın bu bilgiyi içselleştirmesi oldukça önemlidir. Çünkü, bu aynı zamanda, her sabah uyanıp aynada baktığı kişinin dünkü kişi olmadığını kabullenmesinin de ön şartıdır. İnsan, her gün yaşadığı deneyimleriyle değişim gösterir. Eğer insan bu deneyimlerinden öğrenir ve bunu yeni eylemlerine yansıtırsa, işte o zaman gelişir. Ki bu değişim ve gelişim, insanın düşündüğünün aksine yılda yıla, aydan aya veya günden güne bile değildir. İnsan yaşamda içinde bulunduğu her an değişir ve gelişir, o bunu hissetmese de düşünmese de istemese de bilmese de…