Bazen düşünüyorum da “Acaba, dünyanın ateş topu olmadığı, insanların birbirlerine karşı nefret beslemediği ve herkesin birbiriyle iyi geçindiği bir; zaman, dönem, tarih ya da kısacık bir an olmuş mudur?”
Yani, “kimsenin kimseye düşman olmadığı, savaşmadığı, hatta küçük gerilimlerin bile yaşanmadığı bir küçük an kırıntısı var olmuş mudur acaba bu dünyada” diye kendi kendime düşünmeden, sormadan yapamıyorum. Bugünkü dünya ve şu ana kadar okuduğum tarih üzerinden bakınca bunun mümkün olmadığını hızlıca kabul ederken bir yandan da “belki” diye başlayan küçük umutlara tutunmuyor da değilim.
Elbette ki gezegenin bir yerinde; birbirleri ile belirli bir dönem boyunca iyi geçinmiş, kavga etmeden, çatışmadan, savaşmadan aynı kara parçasını paylaşmış insan toplulukları olmuştur. Ama ben daha çok; tüm dünyaya yayılmış, tüm insan toplulukları üzerinde hâkim olmuş genel bir barış ve uyum halini kastediyorum. Belki de ütopik bir yaklaşım ve hayaldir bu. Geçmişte gerçekleşmediği gibi gelecekte de gerçekleşmesi imkânsız bile olabilecek, safça, çocukça bir hayal olabilir. Ama böyle hayaller de kuramayacaksak o zaman hayal etmek gibi bir becerimizin olmasının ne anlamı kalır ki?! Neyse.
Neden bu düşüncelere daldığım konusuna da biraz açıklık getirmekte fayda olabilir. Yani, muhtemelen bunları tek düşünen ben değilimdir ama en azından ben neden kendimi bu düşüncelere düşmüş buluyorum onu anlatayım. Eminim herkes farkındadır ki son zamanlarda sokaktaki, işteki, okullardaki, evlerdeki herkes, tüm insanlar, yetişkinler ve dahi çocuklar bile bir öfke topu gibi etrafta dolanıp duruyorlar. Sanki herkes, “bir şey olsa da birine çatsam!” der gibi. Herkes içindeki birikmiş öfkeyi fırsat bulduğu bir yerde, bir zamanda ve birinin üzerine boca etme arzusu ile bir radar gibi etrafını tarar halde geziyor. Zira; yol vermeme, sıkıştırma, kural ihlali gibi sebeplerle trafikte; yan baktın, omuz attın gibi sebeplerle yollarda ya da aklınıza gelmeyecek, kimi zaman fındık kabuğunu bile doldurmayacak kadar önemsiz sebeplerle gerçekleşen pek çok tartışma, kavga ve zaman zaman da adli vakaya dönüşen, aşırı sayılabilecek tepki ve eylemler…
“Biz hep böyle miydik, herkes her zaman bu kadar gergin miydi, hep böyle kavgalar, tartışmalar, atışmalar oluyor muydu?” diye düşündüğümde ise kendi kendime “hayır” cevabını veriyorum. En azından kendi ömrümde gördüklerim üzerinden bu yanıtı verebiliyorum. Elbette ülkenin gündeminde; farklı dönemlerde farklı grupların karşı karşıya gelip tartıştığı, kavga ettiği ve çatıştığı, birbirine zarar verdiği zamanlar olduğu hepimizin malumudur. Ancak, bu kez öyle bir zaman dilimindeyiz ki neredeyse istisnasız olarak sanki herkesin bardağı sonuna kadar dolu ve herkes bardağı taşıracak olan o son damlayı sabırsızlıkla bekliyor gibi. Sanki herkes içindeki birikmiş öfkeyi dışarıya çıkarmak için can atıyor gibi. Kimse de “aman kimseye bulaşmayayım” demiyor gibi…
Her gün artan bu gerilimi ve öfkeyi gözlemlemekle kalmıyorum elbette. Ayrıca, bunun sebepleri üzerine de düşünmeye çalışıyorum. Çünkü, bu evrende, bu yaşamda hiçbir şeyin sebepsiz olmadığına inanırım. Bu dünyada gerçekleşen her şey muhakkak ki bir neden-sonuç ilişkisi içerisindedir. Hiçbir şey kendi kendine olmadığı gibi hiçbir insan da durduk yere öfkeli bir bireye dönüşmez. İlla ki onu bu kişiye dönüştüren sebepler vardır. Ve eğer bir insan öfkeli birine dönüşüyorsa muhtemelen bu sebepler, onun kontrolünün dışında olan veya onun henüz onları kontrol edebildiğini düşünmediği; konu, olay ve durumlardır. Yani, bu durum iki yönlüdür: Birincisi, kişinin kendinden kaynaklananların ya da sorumluluğu kendisine ait olan düşünce ve eylemlerinin farkında olmaması; ikincisi ise gerçekleşenlerin kendi kontrol ve müdahale sınırlarının dışında olduğunun farkında olmaması ya da bunu bir türlü kabullenemiyor olmasıdır. Her iki durumda da kişi sadece, öfke ve gerginlik tuzağına düşer.
Peki, bizi bu kadar gergin ve öfkeli bireylere dönüştüren şey ya da şeyler nedir? Ne oldu da her birimiz pimi çekilmiş birer el bombasına dönüştük? Biz bu hale nasıl geldik?
Bu soru ya da soruların cevabını küresel, kapsayıcı ve genel geçer bir şekilde vermem mümkün olmayabilir. Çünkü bunun için diğer coğrafya ve toplumlar ile onların mevcut; sosyal, ekonomik, kültürel ve politik durumlarına ilişkin yeterli bilgi sahibi olmak gerekir. Dolayısıyla bildiğimiz sorudan başlamak en doğrusu olacaktır. Bildiğimiz diyorum ama her yeni gün yaşanan pek çok şey de insanın bildiklerinin aslında yanlış olduğunu ispatlar nitelikte oluyor zaman zaman. Böyle durumlarda insan kendini, içine doğduğu, o zamandan bu yana da içinde yaşamaya devam ettiği topluma bile yabancı hisseder hale geliyor. Neyse ki toplumları, insanları, onların psikolojilerini anlamaya ilişkin hevesim, küçük analizler yapmak konusunda beni güdülemeye devam ediyor bir yandan da.
“Bir insanı, bu yaşamı; mutlu, huzurlu ve keyifli olarak yaşamak konusunda ne güdüler?” diye düşündüğümde, muhtemelen geçmiş yıllarda da benzerlerini alabileceğimiz şu cevaplar ortaya çıkıyor: “Ekonomik refah, bireysel ve yakın çevredeki kişilerin sağlıklılığı, sosyal tatmin, güvenli bir toplum ve coğrafyada süren yaşam, nitelikli bir eğitim alabilme, kültürel beslenme.” Bir insan kendi hayatında bunlara sahip olduğunda hem kendisi hem de ailesi açısından yaşamaya değer bir hayat sürdüğüne inanabilir. Çünkü, hayatta kalmak ve soyunu sürdürmek için gerekli olan; beslenme, barınma ve üreme gereksinimlerini karşılayabilir; aile ve yakın çevresinin dışına çıkıp diğer insan gruplarının içine dahil olup sosyalleşebilir; eğer köreltilmediyse içindeki merak duygusunu, sorgulayan sesini öğrendiği yeni bilgilerle besleyebilir ve gelişmeye devam edebilir. Normal şartlar altında, bir bireyin hem fiziksel hem de psikolojik ihtiyaçları ya da gereksinimleri ile bunları asgari seviyede tatmin edebilecek şartlar ve dış öğeler bellidir. Yani, bir insanın içinde bulunduğu yaşam ve çalışma koşullarıyla uyumlu olarak alması gereken kalori ve besin değerleri bilinebilir. Bunları sağlıklı yollardan karşılayan her birey, aldığı genetik miras ve diğer dış etkenlerden kaynaklı sorunlar haricinde biyolojik olarak sorunsuz bir yaşam sürdürebilir. Üstüne giyecek kıyafeti olan ve hem onları hem de kendini temiz tutma ve başını sokabileceği bir yeri, yani barınma imkânı olan herkes, bu yaşamda hayatta kalabilmek için yeterli şartları sağlamış olur.
Şüphesiz ki bugünün dünyası böyle işlemiyor. Bugün, dağ ova gezip istediğiniz yerde duramaz, istediğiniz ağacın meyvesini yiyemez, istediğiniz suda yıkanamaz, şurada kıvrılıp da uyuyayım diyemezsiniz. Bunu bir günlüğüne, bilemediniz belki birkaç günlüğüne yapabilirsiniz. Ancak illa ki bir gün gelip medeni dünyanın çizdiği, insanla doğa arasındaki arayı epeyce açmış olan özgürlük sınırlarına takılıp kalırsınız. Çünkü, ister istemez kendinizi bir mülkiyetin sınırlarını ihlal ederken bulursunuz. Elbette bugün artık, mülkiyet kavramına şaşırmak gibi bir seçeneğimiz yok. Ancak, insanlığın bugünkü ulaştığı halin de yine bu mülkiyet kavramının bir sonucu olduğunu da unutmamak gerekir. Çünkü o günden bu yana içimizde sürekli büyüyen “sahip olma arzusu” ile baş etmeye çalışıyoruz. Bizi kendi başımıza bıraksalar belki başarılı oluruz. Ama, gezegenin kapasitesinin çok üzerindeki insan nüfusu için yaratılmış modern dünya meslekleri ve yine insanı tatminsiz bir tüketici kılmak ve beceriksizleştirmek dışında pek de bir getirisi olmayan ürün ve hizmetlerin satışı üzerine kurulu bu ekonomik düzende, sürekli yeni bir şeyi satın almak üzere güdülenmediğimiz tek bir gün yok denilebilir.
Bugün ne kendisi ne de ailesinde ki insanlar için yeterli yaşam koşullarını sağlayabilen bir birey için bu kısa ömür, zamanla bir işkenceye dönüşmektedir. Eskilerin deyimi ile “kolunda bir altın bilezik” olmayan her birey için; değişen dünya, ekonomi ve iş yapma koşullarına uyum sağlayabilmek, kendine bir yer bulabilmek ve kalıcı olabilmek her geçen gün zorlaşmaktadır. Gerçek anlamda yarını için bile endişelenen insanların, uzak yarınları için korkuya kapılmaması neredeyse imkansızdır. Her yeni güne “acaba bugün…” diyerek uyanan, geleceğine dair umutsuzluğa kapılmış her birey için yaşam yavaş yavaş, tadı çıkarılacak bir şey olmaktan uzaklaşmaktır. Hele bir de başkalarının kendilerini dış dünyaya; iyi, mutlu, huzurlu ve zengin göstermek için oluşturdukları kurmaca dünyaları her otuz saniyede bir görmekten kendilerini alıkoyamadıkların için ise, içlerindeki endişe ve korku yerini, adaletsizlik ve eşitsizlik duygusunun fitilini ateşledi öfkeye bırakır. Ve az sayıdaki filin tepiştiği bu dünyada kendisini bir çimen gibi hissetmek dışında başka seçeneği olmayan insanların, ellerinden kayıp gittiğine inandıkları yaşamlarının ardından bakarken dolan gözlerinden akamayan yaşlar da bu öfkeyi beslemeye devam eder.
Hepsinin yanında, bir de henüz çocuk olduğunuzu ve hem kendi hem de arkadaşlarınızın ebeveynlerini, yakınlarınızı sürekli; içlerinden söküp atamadıkları, baş edemedikleri öfkenin birer esiri olarak gördüğünüzü düşünün. Sokaktaki herkesin; mutsuz, huzursuz olduğunu, hayatlarından keyif almadığını ve geçmiş günlerin güzel anıları ve özlemiyle hep uzaklara daldığını düşünün. Ama sanmayın ki bu öfkenin sizi de yakmadığını, endişe ve korkunun size de bulaşmadığını! Çocuktur anlamaz denilen yaşlardan beri her şeyi anlayan tüm çocukların içinde yavaş yavaş birikir, sebebi kendisi olmasa da bazen kendisinde dindirilen; öfke, gerginlik, endişe ve korku. Onunla birlikte büyür hepsi. Eğer bunların içinden uçup gitmesine yardımcı olacak bir sebep, küçük bir ihtimal ya da umut kırıntısı yoksa tüm o duygular o çocukla beraber bir yetişkin olur. Ve bu döngü böyle, nesilden nesile sürer gider…
İnsan umut edebildiği sürece, bu yaşam onun için bir anlam ifade etmeye devam eder. Ne kendisi ne de bakmak, büyütmek, yetiştirmek ve bir gelecek sahibi olabilmesi için kendi sorumluluğunda olan kişiler için elle tutulur bir şey yapamaz ve gelecekten de bunun için bir ışık göremezse bu umudun ışığı yavaş yavaş söner. Umudun çekildiği yere korku dolar yavaş yavaş. Korku, bilinmeyenin insanın zihninde yarattığı olumsuz bir duygudur. İnsan bilmediği şeyden korkar, aynı gözlerinin hiçbir şeyi seçemediği karanlıktan korktuğu gibi! Ve bu korku, bir gerçekliğe dayansın veya dayanmasın, zamanla insanın kendisi dışındaki her şeye temkinli ve dahi şüpheli bakmasına, her şeye karşı tetikte olmasına sebep olur. Buradan doğan iki tip insan olur: Ya korkunun yarattı duygu durumuyla baş edemeyip sürekli kaygılı birine dönüşen insan ya da sebebini, kaynağını bilmediği korkusu ile baş edemeyip bunu saldırganlığa öfkeye dönüştüren bir diğer insan. İşte belki de böyle görmek gerekir, bugün her yerde parlayan ve sürekli büyüyen öfkeyi. Ve kendimize de pay biçmek gerekir, karar, seçim ve eylemlerimizle içten içe çürüttüğümüz dünyanın geldiği bu durum için.
Unutmamak gerekir ki: Her gece, gündüze kavuşur. Bunun aksi gerçekleşene kadar, her şeyin bugün olduğundan daha iyi olabilmesi için hep bir umut var demektir bu da. Tek şart: Bugünkü; karar, eylem ve seçimlerimizin öncekilerden daha iyi ve olumlu sonuçlar doğuracak şekilde farklı olmasıdır. O halde şimdi, hepimiz üzerimize düşeni yapmaya başlayalım!
Şimdiden sonraki her anın yaşama dair umutlarınızı yükseltmesi ve büyütmesi dileğimle…