Henüz elektriğin, belki de ateşin bile bulunmadığı zamanlarda yaşadığınızı düşünsenize. Her yer karanlık, bugün bildiğimiz türde bir ışık hiç yok. Kafanızı kaldırdığınızda gördüğünüz, alabildiğine yıldızlarla kaplı koskoca bir gökyüzü var üstünüzde.
O çağın insanı olduğunuzda, gözleriniz herhangi bir ışık kaynağı aramayacağı gibi, ışıksızlık zaten normal olandır. Bugün artık ne yazık ki şehir ışıklarının kirletemediği bir yer bulmak ve gökyüzüne bakabilmek, şehirde yaşayan insanlar için neredeyse imkânsızdır. Hal böyle olunca da milyarlarca yıldızla kaplı gökyüzüne bakabilmenin nimet olduğu bu dünyada, şehirlerde yaşamanın nesinin cazip olup tercih edileceğini bir kere daha düşünmek gerekir sanki.
Ayın ve yıldızların gücünün yetebildiği kadar aydınlatabildiği bir gece sabahına kavuşana kadar, pek çok canlı için olduğu kadar insan için de bir gerginliktir. Her ne kadar bu gezegendeki en zeki canlı olsak da bu zekanın ve gelişen sorgulama becerilerimizin bizi bu yaşamda daha avantajlı kıldığı noktalar olduğu kadar tam tersi de mevcuttur. İnsan; içinde bulunduğu ortamı gözlemleyen, gerçekleşen olay ve durumların ardındaki neden-sonuç ilişkisini anlamaya çalışan, anlayamadıkları için de makul cevaplar üretmeye çalışan bir canlıdır. Söz konusu bu makul cevaplar ise; sanı, inanç ve varsayım olarak farklı derecelerde tanımlanabilir. Pek çok bilimsel alandaki bugünkü bilgiye sahip olmak şöyle dursun, henüz bilim diye bir olgudan haberi olmayan insan için bulunduğu coğrafyada; gördüğü, duyduğu, yaşadığı ve şahit olduğu her olay ve durum, onun o günkü bilgisinin sınırları içerisinde anlamlandırılabilmiştir. Malumdur ki bu anlamlandırma da oldukça dar sınırlar içerisinde kalmış ve çoğu zaman bilmekten çok uzakta olan; sanmak, inanmak ve varsaymak üzerine kurulmuştur.
Kümülonimbus bulutlarının aşırı miktarda pozitif ve negatif elektrik yüklenmesi sonucunda meydana gelen şimşek ve yıldırım ile bunların oluşumu esnasında ortaya çıkan şiddetli basınç ve sıcaklık yükselmesi sonucunda meydana gelen gök gürültüsüne, tüm bu bilgileri bilmeden şahit olduğunuzu düşünün. Oldukça ürkütücü, değil mi? İskandinav mitolojisine göre, en önemli, en güçlü tanrılardan ve Odin’in oğlu olan Thor gökyüzünde çakan; şimşek, yıldırım ve gök gürültüsünün tanrısıdır. Gökyüzünde gerçekleşen tüm bu olaylar ya Thor’un öfkesi ya da onun devler (jotun) ile savaşırken kendisine özel olarak üretilmiş, “Mjölnir” adındaki çekicini kullanmasından kaynaklanır. Yunan mitolojisinin en büyük ve güçlü tanrısı olan Zeus’un da yine kızıp birilerini cezalandırmak istediğinde yıldırıma başvurduğu düşünülmektedir. Yani geçmişteki ne İskandinavlar ne de Yunanlar açısından konunun elektrik yüklü kümülonimbus bulutlarından boşalan elektrikle bir ilgisi yoktur. Şüphesiz ki bugün ne İskandinavlar ne de Yunanlar artık böyle düşünmektedir. Zira, her ne kadar felsefenin ortaya çıktığı zamanlarda ve sonrasında da Zeus’un da içinde yer aldığı çok tanrılı din uzun süre Antik Yunan’a hâkim olmuş olsa da bugünkü bilimin de yine aynı medeniyette gelişmiş olan felsefenin ve felsefi düşünmenin bir sonucu ve ürünü olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca, İskandinavların da bilim ve eğitim konusunda bugün diğer millet ve devletlere oranla oldukça yol kat ettikleri ve dünyada örnek gösterilecek model ve yöntemler ürettikleri de hepimizin malumudur.
İçinde yaşadığı dünyayı, o güne kadar sahip olabildiği tüm bilgilerin yardımıyla açıklama çabası, her çağdaki insanın yapabileceği tek mümkün ve doğru eylemdir. Ben yaşlarda veya benden büyük olanların kolaylıkla hatırlayabileceği, 1980 yılı yapımı olan “Tanrılar Çıldırmış Olmalı” filminde, Kalahari Çölü’nde yaşayan Xi’nin, bir uçaktan düşen kola şişesini tanrılardan bir hediye olarak görmesini ve o şişeyi tanrılara geri götürmek için dünyanın sonu olarak bildiği uçuruma doğru yaptığı maceralı yolculuğu anlatan bir hikâye vardır. Neye benzediğini bilmediğiniz ve muhtemelen asla bilemeyeceğiniz tanrılardan gelen, daha önce hiç görmediğiniz bir şişe ve dünyanın sonu zannettiğiniz derin bir uçurum… İnsanın, henüz bilgisine tam olarak sahip olmadığı olgulara dair gerçekleştirdiği sınırlı akıl yürütme. Yanlış mı, evet! Eksik mi, evet! Yetersiz mi, evet! Ancak, unutmamak gerekir ki bilgilerimiz, özellikle de bilimsel olanlar, sonuçları açıklamak, yani nedenleri bulmak için yürüttüğümüz; sistemli, tekrarlı ve tutarlı çalışmaların bir ürünüdür. Bu bilgiler, kişisel görüşlerden arınmıştır, yani objektiftir. Bu bilgiler genelgeçerdir, yani; zaman, mekân ve kişilerden bağımsız olarak herkes tarafından kabul edilir. Henüz bilimsel olarak açıklanamamış şeyler ise o gün gelene kadar birer sanı, inanç ve varsayım olmaya devam edeceklerdir.
İnsanın, bilimin henüz açıklayamadığı bir olguyu kendi sınırlı bilgisiyle açıklamaya çalışması, açıkçası yadırganamaz. Çünkü, tam da bu noktada, insanın ilkel beyninin devreye girdiği ve onda korku yaratan bilinmezlikle baş etmenin bir yolu olarak, kendince makul sayılabilecek bir açıklamaya yöneldiği söylenebilir. Ki bu da yine insanın gelişmiş zihninin, içinde bulunduğu çıkmaza yönelik bir çözüm üretme şeklidir. Öyle ki binlerce yıl önceki yaşamlarında onları korkutmuş; gök gürültüsü, şimşek, fırtına, deprem, volkan, tsunami, gel-git gibi pek çok doğa olayı ya da o günün koşullarında açıklanamayan yine pek çok ölümcül hastalık ve salgın da yine görünmez güç(ler)le, yani tanrılarla ilişkilendirilmiştir. İnsana göre, kendisinin; sebebini bilmediği, karşı koyamadığı, hükmedemediği, ne zaman gerçekleşeceğine dair fikri ve bilgisi olmadığı olay ve koşulları yaratanın şüphesiz ki bunların hepsine muktedir bir varlık olması gerekmektedir. O, ne bu dünyadaki diğer herhangi bir türün ne de bu dünyanın en zeki canlısı insanın bile bir benzeri olamaz. Çünkü o; bu dünyayı, gezegenleri, güneşi, yıldızları ve dahi evreni var kılmıştır. O her neyse, insanın bilebildiği, bu evrendeki en güçlü varlıktır. O, her şeyi yaratandır…
Bugün vardığımız noktada, eriştiğimiz bunca bilginin sonunda bile elbette henüz bilimin dahi açıklayamadığı pek çok şey vardır. Ancak, bugün geçmiştekinden farklı olarak, henüz açıklanamamış olan bu olguların da zamanı geldiğinde açıklanabileceğine dair inancımız daha fazladır. Öyle ki özellikle de hem bir önceki hem de halihazırda içinde bulunduğumuz çağ, birçok yeni bilginin keşfedildiği ve keşif hızının oldukça yüksek olduğu zamanlardır. İnsan beynine ve psikolojisine dair bilgilerimiz son yüz yılda oldukça artmıştır. Dünyanın dışındaki yaşama, diğer gezegenlere, güneşe, yakın ve uzak galaksilerde yaşamın var olup olmadığına dair insanlı ve insansız görevler ve gözlemler, 1950’lerden itibaren insanlığa çok önemli bilgileri sunmuştur. 1800’lerin sonunda başlayan makineleşme bugün, teknolojinin en üst seviyesi olan yapay zekanın insan yaşamının her alanında kullanıldığı bir haline evrilmiştir. Ve evet, hala pek çok şey insanlık için hala bir bilinmezdir!
Bilimin henüz cevaplayamadığı bilinmezleri, insanın kendi mumuyla aydınlatmaya çalışması, her zaman ve sadece bilimin yetersizliği ve eksikliği değildir. Bu bazen de bilimin ve açıklamalarının tüm insanların kolay erişebileceği veya anlayabileceği şekilde onlara ulaştırılamamasından da kaynaklanmaktadır. Bir insanın, halihazırda var olan bir bilgiye, bilimsel olmasa dahi ulaşmak için çabalaması da ancak ve ancak zaman içerisinde; onun, kendisinin ve bildiklerinin eksik ve yetersiz olduğunun farkına varmasını sağlayan bir eğitimle mümkündür. Eğitimin amacı, insanın hem kendisinin hem diğer canlıların hem de doğanın ne olduğunu ve ne olmadığını fark etmesini sağlamak olmalıdır. Bunu başarabilmenin ilk gerekliliği ise insanda doğuştan var olan “merak” duygusunu korumak ve desteklemektir. Bunu, insanın merakına cevap bulabilmek için giriştiği düşünsel eylem olan “sorgulama” takip etmelidir. Çünkü, bugün bilim dediğimiz olgu da bu iki kavram üzerine kurulmuş ve yükselmiştir. Merak duygusu yüksek, sorgulamaya niyetli bir birey, başkalarından duyduğu; sanmak, inanmak ve varsaymak gibi zayıf temellere dayalı olan her şeye şüpheyle yaklaşır. Unutmamak gerekir ki bilimsel bilgi kişiden bağımsız ve genel geçerdir. Dolayısıyla, milyonlarca ya da milyarlarca insanın bir şeye inanması, öyle olduğunu sanması veya varsayması onu; geçerli, doğru ve gerçek yapmaz.
Dünya tarihi içerisinde, binlerce yıldır, insanlar muhakkak bir şeylere inanmış, bir şeylerin öyle olduğunu sanmış ya da varsaymış olsa da bunlardan bugüne kalabilenleri sınırlı sayıda olmuştur. Çünkü bilim, özellikle de son 200 yıl içerisinde gerçekleştirdiği devrimle, insanlığın kafasındaki soru işaretlerinin önemli bir kısmına cevap bulmuştur. Elbette, bilimin tam olarak cevaplayamadığı sorular olmakla beraber, mevcut cevaplar bile insanların ısrarla sürdürdükleri mevcut boş inançlarını terk etmeleri için yeterli zemini sunmaktadır. Ancak, yeterli eğitim ve bilgiyle muhatap olma fırsatı olamamış olanlar için bilgiyi kavramak ve onu; inanç, sanı ve varsayımlarının önüne koymak zordur. Ayrıca bu durum, eğitimsiz ve bilgisiz insanların; inandıkları, sandıkları ve varsaydıkları üzerinden onları kontrol etmek ve yönetmek isteyen insan ve gruplar için de bir tür “bulunmaz hint kumaşı” durumudur. Maalesef ki dünyadaki cehalet, kendi maddi ve manevi çıkarları dışında başka herhangi bir şeyi önemsemeyen insanlar ve gruplar için gerekli ortamı sağlamaktadır. Hatta bununla da yetinilmeyip cehaletin kol gezdiği böyle bir dünya, bu kişiler tarafından bilinçli olarak yaratılmakta ve desteklenmektedir. Her ne kadar; bilim, bilgi, eğitim, değişim ve gelişim kaçınılmaz ve şanslı bazı insanlar açısından erişimi mümkün olsa da bu; henüz yeterince sömürülmemiş topraklar ve insanları için, henüz erişilebilir bir hak ve özgürlük değildir. Öyle ki “dünya barışı” ile “özgür ve eşit insanlık” içi boş birer slogan olmaktan öte değildirler. Çünkü, eğer kendi çıkarları için diğer tüm insanlardan vazgeçebilecek kadar insan olmaktan uzak olanlarla aynı; ırktan, devletten, milletten veya inançtan değilseniz sadece öteki ya da belki de bir sayıdan ibaretsinizdir!