Bugünkü dünya bir nevi yanılsamalar dünyasıdır. Gördüğümüz, duyduğumuz ve dahi bildiğimiz her şey neredeyse gerçekle bağdaşmayan türdendir. Yani, bize gösterilenler, duyurulanlar ve bilgisi verilenler her zaman gerçeğin kendisini yansıtmamaktadır. Tüm bunlar, gerçeğin gerçekte olmadığı bir başka şekle sokularak gerçekmiş gibi bize sunulmuş halidir.
Bir noktada, manipüle ediliyoruz, yani yönlendiriliyoruz denilebilecektir. Bugünün dünyasında, bugünün teknolojisiyle, olmayan bir gerçekliğin içerisinde gerçek hayatlar yaşadığımıza inandırıldığımız da söylenebilecektir.
Yazıya olan bu giriş, bir nebze de olsa kafam karışık ya da şüpheci bir hal içerisinde olduğum kanısı yaratabilir. Buna hayır demek de zor aslında. Çünkü, bugün öyle bir zamanı yaşıyoruz ki insan karşı karşıya kaldığı neredeyse hiçbir şeye inanamaz, güvenemez olmuştur. Dünyanın dört bir yanından duyduğumuz haberler, okuduğumuz; söylentiler, dedikodular, belgeler, bilgiler, gördüğümüz fotoğraflar, izlediğimiz videolar… Sanki, dünyanın kendisi koca bir sanal gerçeklik bugün. Hani o komplo teorisi gibi sürekli tekrarlanan şu “Galiba bir simülasyonda yaşıyoruz!” cümlesi var ya, tam da öyle bir dünya işte!
En basitinden, insan artık sokakta gördüğü insandan, onun gerçekte olduğu kişi olup olmadığından bile şüphe eder hale gelmiştir. En azından, sosyal ağlarda karşımıza çıkan bazı değişim videolarından dolayı bile böyle düşünmenin haklı bir yanı vardır. Tıp biliminin ve de özellikle estetik cerrahinin geldiği işlem çeşitliliği ve becerisini düşündüğümüz zaman, ne demek istediğimi anlatmam da kolaylaşıyor. Zira, bugün bir insanın doğduğu gibi ölmemesi mümkündür. Çünkü, izlediğim ya da gördüğüm bazı değişimler, baştaki insanla sondaki insanın aynı olmadığını düşündürecek kadar büyük ve keskin farklar içermektedir. O kişinin öncesini bilmeseniz ya da daha da doğrusu, onun o olduğunu anlamanıza yardımcı olacak; ses, konuşma, hal, tavır gibi belirgin bir özelliğini göremeseniz, aynı kişi olduklarına ikna olamayabilirsiniz. Hele ki bir de o kişiyi ilk olarak, daha sonra olduğu kişi olarak tanıdığınızı düşünün! İşte orada kayış kopuyor!
Açıkçası, “Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi” ya da daha çok bildiğimiz adıyla “Estetik Cerrahi” denilen bu tıbbi alanın gelişimini takdir etmemek elde değil. Hele ki ortaya çıkardıkları sonuçları gördükten sonra imkansızdır. Zira, öncesi-sonrası fotoğraflarıyla bizleri hayrete düşüren operasyon becerileri, tabiri caizse bir heykeltıraş, bir ressam gibi estetik ancak bir canlı üzerinde gerçekleştirilmesi sebebi ile de bir o kadar hayranlık vericidir. Kullanılan teknikler ve malzemeler ile bunlardan doğan sonuçların estetik ve görsel kalitesinin yıllar içerisinde arttığını fark etmemek de ayrıca imkansızdır. Teknoloji, teknik ve malzeme çeşitliliğinin artışının yanı sıra uygulama maliyetlerindeki görece azalış ise daha çok insanın estetik uygulamalara erişimini kolaylaştırmış görünmektedir. Öyle ki botoksu olmayanı dövüyorlar bile diyebilir, ayrıca, bugün artık botoksun masum bile sayılabileceğini de söyleyebiliriz. Hal böyle olunca, karşınızdaki insanın, özellikle de kadının, aslında gördüğünüz kişi olup olmadığına dair haklı bir şüpheniz oluşmaktadır. İster istemez bir operasyon belirtisi arar, basit bir botoks uygulamasından “Fransız Askısı”na kadar giden geniş bir yelpazede şüphelerinizin haklı çıkmamasını umarsınız.
Bu cümlelerime belki birileri kızabilir. Belki de bunun “kişilerin özgür iradesi ve bireysel tercihinin bir yansıması” olduğu da söylenebilir ki yine bu düşünce de elbette doğru ve haklıdır. Benim kastettiğim ise, bu irade ve tercihten kaynaklı olarak ortaya çıkan durumun, bugün artık oldukça yaygın ve kimi zaman da insanın algılarını yanıltıcı seviyede olduğudur. Öyle ki buradaki asıl mesele, insanın baktığı ile görebildiği arasındaki farkın sıfıra ne kadar yakın olduğudur. Çünkü, şu anda geldiğimiz nokta bir anlamda da insanın gerçeklik algısının yönlendirilmesidir. Bu da benim bu konuya dair, başkalarının da paylaştığını düşündüğüm haklı serzenişimdir denilebilir.
Bu durumu elbette ki dünyanın ve özellikle de moda ile kozmetik sektörlerinin oluşturduğu güzellik algısı ile değerlendirmek gerekir. Her ne kadar son on yıllarda farklı vücut tipleri ve özellikleri üzerinden bir duyarlılık furyası esse de bunu da bir pazarlama stratejisi olarak görmekten kendimi alamıyor olmanın yanı sıra bundan şüphe de duymuyorum. Çünkü, her ne kadar şirketler ve markalar kendi ürettikleri ürün ve hizmetler için tüketici davranışlarını yönlendirecek pazarlama; strateji, teknik ve araçları kullanıyorlar olsa da toplumda gelişen tepki ya da yükselen seslere uyum sağlamak konusunda da uyanıklardır. Bilirler ki: Bazen, hatta ve hatta hiçbir zaman tüketici ile ters düşmek istemezsiniz. Bunun yerine, onu; gördüğünüzü, duyduğunuzu, dinlediğinizi ve dikkate aldığınızı göstermek aksini yapmaktan daha az risklidir. Ayrıca da tüketiciyle yeni bir duygusal bağ kurmak açısından da gizil bir fırsat sunmaktadır.
Şirketler ve markaların yanı sıra yaşadığı toplumların estetik ve güzellik algıları da bireylerin görünüşleri üzerindeki kararlarını belirleyen en önemli etkenlerden biridir. “El alem ne der!” kaygısının; hayatlarımızdaki pek çok alanda kendi bildiğimiz ve gönlümüzden geçtiği gibi yaşamamızda olduğu gibi; kendimizin olduğu halinden memnun, kendisi ve vücudu ile barışık olmasının önündeki bariyer olduğu da malumdur. Yaşamındaki pek çok kararının arkasındaki karanlık güç olan toplum, kişinin; “nasıl görünmesi gerektiğini”, “kendisini nasıl daha iyi hissedebileceğini” ona söyleyen sessiz bir emir gibidir. İnsanın var olan iyi ve henüz keşfedilmemiş gizil güç ve becerilerine odaklanmak yerine; sürekli eksiklerini gören, bunları yüksek sesle dillendiren, diğerlerinden farklılıklarını kötü bir özellikmiş gibi yansıtan toplum, bireyin özgüvenini de Türk Kahvesi kıvamına getirmektedir. Herkesi kendince; “doğru, uygun, iyi veya güzel” bulduğu hale getirmeyi, adı konmamış bir görev olarak benimseyen toplum, bunun önündeki en büyük engel olduğunu bildiği bireysel farklılıkları güzellemek, övmek yerine eleştirmeyi, kötülemeyi ve dahi kişileri utandırmayı seçmiş ve hala seçmektedir.
Belki de yaşamının hiçbir aşamasında rast gelemeyeceği “kendi” ile buluşması için gereken ortamı ve koşulları zaten yaratmayan yerel ve küresel toplum, bastırılmış benliğinden ona kalan bedeni konusunda da kişiye inisiyatifte bulunmak için bir fırsat vermemektedir. Kendisini; ailesine, arkadaşlarına ya da diğer insanlara beğendirmek veya sevdirmek zorunda hissettirilen insanlar, bunun yolu olarak gösterilen mümkün ve kısıtlı seçenekler arasında özgürmüş gibi de hissettirilmektedir. Kendi seçimi olduğunu zannettiği; aksesuar, kıyafet, makyaj, saç kesimi ve görünüşleri ile kendini dış dünyaya ifade etmeye çalışan bireylerin pek çoğu, gerçekte olduğu kişiyi yansıtamamanın ince ve tanımlanamayan sızısını içlerinde hissetmektedir. Ona kendisi olma imkanını vermeyen, ancak sanki öyleymiş gibi davranan bu dünyada kendi sesini bulamayan herkes için, bu gezegen bir tür açık cezaevidir. Çünkü, özgürlüğünüz ancak size çizilen sınırlar içerisinden bakabildiğiniz gökyüzü kadardır.
Sosyal ağlardaki filtrelerden estetik uygulamalara, düzmece ya da takma isimlerden; yaş, hobi, eğitim ve tamamen anonim kimliklere uzanan, gerçek olmayan bir insan ve kişilik yaratmaya mecbur bırakan ya da hissettiren bu dünyanın artık farkına varmak gerekir. Yüzümüzün, saçımızın, vücudumuzun, becerilerimizin, hayallerimizin, isteklerimizin farklılığını kendi basmakalıplığında eriten, yok eden; toplumun, modanın, endüstrinin dayatmalarındaki samimiyetsizliğin ve hatta iki yüzlülüğün farkına varmak gerekir. İçinde olanı olduğu gibi dışına yansıtamayan, dışarıdan görünebilir olanı da başkalarının beğenmesi için gerekenlerle saklamaya çalışan kişinin, yani bu yaşamda kendisi olamayan birinin, yani kendimizin bu yaşamda mutlu olamayacağının da yine farkına varmak gerekir.
Kadın veya erkek fark etmeksizin tüm bireylerin, belirli toplumsal; rol, görev ve normlarla kalıplara sokulduğu bu dünyada, kendisine dayatılan bu kalıpların zincirlerini kırması hem kendisine ait hem de ortaklaşa bir çabanın sonucu olarak mümkündür. Ancak kendisine saygı duyan, kendisini olduğu gibi seven biri, diğerlerinin de olduğu kişiye saygı ve sevgi duyacaktır. Kendiyle barışmamış hiç kimse bir başkasıyla da barışamayacaktır. Kendinin ancak olduğu gibi, yani sınırlandırılmamış ya da yeniden şekillendirilmemiş haliyle “gerçek” olduğunu bilen, en küçük yaşından itibaren bunun bilgisiyle beslenmiş her birey için dünya böylelikle; mutlu, sevgi dolu, bilinçli ve yine gerçek bir deneyim olacaktır.