Şöyle bir durup kitaplığa baktığınızda ne görüyorsunuz?

Ben son zamanlarda şunu fark ettim: Okuduğumuz hikâyeler mi bizi değiştiriyor, yoksa biz değiştikçe mi raftaki kitapların dili ağır gelmeye başlıyor? Gazetecilik koşturmacasında, hele bir de "hak temelli" bir yerden dünyaya bakmaya çalışırken, sadece hikâye anlatan değil, masaya yumruğunu vuran metinlere ihtiyaç duyuyoruz.

Bu hafta biraz "kadın odaklı" denilen ama aslında dünyayı yerinden oynatan o son dönem kitaplarından bahsetmek istiyorum. Ama öyle "alın, okuyun, çok güzel" tadında değil, ben okuyorum belki birileri de okuyacak bir şeyler arıyordur diye sunuyorum...

Mesela şu Rafia Zakaria’nın "Beyaz Feminizme Karşı" kitabı... Okurken insanın yüzüne soğuk su çarpıyor. "Biz feminizm diyoruz ama kimin feminizminden bahsediyoruz?" diye soruyor Zakaria. Batı’nın, o steril plazaların, "üst cam tavanı kıralım" diyen ama alt kattaki kadının emeğini görmeyen o anlayışın ipliğini pazara çıkarıyor. Hak savunuculuğu yaparken hepimizin cebinde taşıması gereken bir özeleştiri aynası gibi bu kitap.

Bir de şu ‘evdeki kadın’ meselesi var ki, son yılların en güçlü kalemlerinden Miranda July, "Dört Ayak Üstünde" ile bu meseleyi bambaşka bir yerden tutuyor. Orta yaş krizini, bir kadının "artık sadece başkalarına bakmak istemiyorum" çığlığını öyle absürt ve dürüst bir dille anlatıyor ki, kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Yanına mutlaka Beatriz Serrano'nun "Hoşnutsuz" kitabını da koyun. Plaza dünyasının o parıltılı ama ruh emici atmosferinde, bir kadının nasıl yavaş yavaş "arızaya bağladığını" izlemek müthiş bir katarsis sağlıyor.

Masadaki Kitaplar, Bitmeyen Meseleler2

Caroline Criado Perez, "Görünmez Kadınlar”da öyle şeyler anlatıyor ki; telefonunuzun boyutundan, emniyet kemerinin tasarımına kadar dünyanın aslında "erkeğe göre" ayarlandığını görüyorsunuz. Biz kadınlar, bu dünyada birer "sapma" veya "istisna" değiliz ama veriler öyle söylüyor. Kitabı bitirdiğinizde sokağa çıktığınızda gördüğünüz her kaldırım taşına başka bir gözle bakmaya başlıyorsunuz. Gazeteci refleksi dediğimiz şey tam da bu değil mi zaten?

Görünmeyeni, gösterilmeyeni deşmek.

Edebiyat tarafına geçersek, Miranda July’nin "Dört Ayak Üstünde" romanı tam bir "ne oluyoruz?" dedirten türden. Kadınların orta yaşla, arzularıyla ve o bitmek bilmeyen "bakım veren" rolleriyle imtihanını öyle bir anlatıyor ki; hem gülüyorsunuz hem de "yahu bunu ben de hissetmiştim ama adını koyamamıştım" diyorsunuz.

Laetitia Colombani’nin “Saç Örgüsü” ise tam olarak "Orta Doğu’dan Hindistan’a ve ötesine" bir kadın dayanışması hikâyesi. Üç farklı coğrafya, üç farklı kadın ama birbirine görünmez saç telleriyle bağlı kaderler... Hindistan’da bir dokunulmaz, İtalya’da babasının işini kurtarmaya çalışan bir genç kız ve Kanada’da kanserle savaşan bir avukat. Orta Doğu ve Doğu’nun o sert gerçekliğiyle Batı’nın mücadelesi bu örgünün içinde birleşiyor.

Bende bu ara bunlar var. Acaba sizin masanızda neler var? Hangi satır araları sizi bu aralar biraz daha "huzursuz" ediyor? Çünkü biliyoruz ki; iyi bir kitap sizi rahatlatmaz, aksine daha iyi sorular sormanız için biraz tadınızı kaçırır.