Dünya genelinde ve ülkemizde baharın müjdecisi sayılan mart ayı, biz kadınlar için çiçeklerin açmasından çok daha öte bir anlam taşıyor. Takvimler 8 Mart’ı gösterdiğinde, sokaklardan meydanlara, ofislerden fabrikalara kadar yayılan o devasa enerji, aslında yüzyıllardır ilmek ilmek işlenen bir mücadelenin dışavurumu.

Ancak bugün gelinen noktada, 8 Mart’ı sadece "kutlanacak" bir gün değil, "anlaşılacak ve sürdürülecek" bir duruş olarak okumak gerekiyor.

MAĞDURİYET DEĞİL, FALİYET

Kadın hakları mücadelesini anlatırken sıkça düşülen bir tuzak var: Kadını sürekli "mağdur", "ezilen" ve "yardıma muhtaç" bir figür olarak resmetmek. Oysa kadın hareketinin tarihi, bu edilgen dili çoktan yıktı. Bugünün 8 Mart’ı, ne kadar zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın kendi hikayesinin öznesi olan kadınların sesidir. Ajitasyonun o karanlık koridorlarında vakit kaybetmek yerine, direnişin ve üretimin yarattığı o berrak ışığa bakmalıyız. Bizler, birer "kurban" değil, toplumsal dönüşümün en güçlü aktörleriyiz.

KAZANIMLAR VE SOKAKTAKİ SES

Son yıllarda Türkiye’deki kadın hareketi, belki de dünyanın en diri ve en kararlı sivil dinamiklerinden biri haline geldi. Yasalar üzerindeki tartışmalar, İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçilmeyen o irade ve her geçen gün daha da bilinçlenen genç nesil, bu mücadelenin en büyük kazanımıdır.

Ülke genelindeki eylemlere baktığımızda; sadece büyükşehirlerde değil, Anadolu’nun neredeyse tüm kentlerinde kadınların "biz de buradayız" dediğini görüyoruz. Meydanlarda yükselen mor flamalar, sadece birer aksesuar değil; iş güvencesinden kreş talebine, şiddetten arınmış bir yaşamdan karar mekanizmalarında eşit temsile kadar uzanan somut taleplerin simgesi. Gece yürüyüşlerinin kalabalığı ve coşkusu, kadınların birbirine olan bağının ne kadar sarsılmaz olduğunu her seferinde kanıtlıyor.

KARANFİL RİTÜELLERİ VE "AÇIKLAMA" YARIŞINDAKİ BEYLER

Gelelim 8 Mart’ın o hafif ironik, biraz da düşündürücü kısmına. Her yıl aynı tarihte, hayatın geri kalan 364 gününde toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda sessiz kalmayı tercih eden bazı erkeklerin, aniden birer "nezaket elçisine" dönüşmesini izliyoruz.

Eline tutuşturulan bir deste karanfille ofis koridorlarında tur atan, "kadınlar birer çiçektir" temalı klişe cümleleri sosyal medya hesaplarından birer manifesto gibi paylaşan beyler...

Bir yanda kadınlar en temel yaşam hakları için barikatları zorlarken, şiddete uğrarken göz altına alınırken; diğer yanda "kadınlarımız baş tacımızdır" diyerek açıklama yarışına girenlerin, sadece 9 Mart’ta ahlakçılık ve pankart eleştirme yarışına da girdiğini her yıl görüyoruz.

8 Mart, bir lütuf günü değil; sizin de içinde bulunduğunuz bu eşitsiz sistemi sorgulama günüdür ama kadınların günüdür. Ve kadınlar bu yola 364 günün tamamını almak, kuşatmak için çıktı, çıkıyor, çıkacak.

Eşitlik bir lütuf değil kazanılmış bir haktır

SEN, BEN, BİZ; BİRBİRİMİZİN ÇARESİYİZ

Yazının sonuna gelirken, umudu diri tutmakta fayda var. Kadınların kazanımları sadece kâğıt üzerindeki maddelerden ibaret değil. En büyük kazanım; yan yana gelme becerimiz, birbirimizin sesini duyma irademiz ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına dair duyduğumuz o sarsılmaz inançtır.

8 Mart, bir varış noktası değil, bitmeyen bir yolculuğun en güçlü durağıdır. Sokağın sesini duyan, emeğin hakkını veren ve eşitliği bir yaşam biçimi haline getiren herkesle beraber yürümeye devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki; kadınlar özgürleşmeden, dünya özgürleşmeyecek. Ve yine biliyoruz ki sen ben biz birbirimizin çaresiyiz.