Televizyon dünyası bize arkadaşlığın aslında ne kadar "kolay" olması gerektiğini öğretti.

Canımız mı sıkıldı? Friends ekibi gibi, sanki bizden başka kimse yaşamıyormuşçasına boş duran o meşhur turuncu koltuğa, Central Perk’e sığınırız. İş yerinde tahammülümüzün sınırları mı zorlanıyor? The Office’teki Jim ve Pam gibi, kelimelere dökülmeyen o meşhur "ofis bakışını" kameraya atarız ve her şey bir anlığına düzelir. Hatta en kötü ihtimalle, How I Met Your Mother’daki gibi her akşam aynı masada, aynı insanlarla, hayatımızın en büyük hikayelerini anlatacağımızdan eminizdir.

Ancak gerçek hayat, 20 dakikalık bir sitcom seti gibi kusursuz ilerlemiyor. Kahkahalar arkadan gelmiyor ve bazen o masalar boş kalıyor.

ARALAR BOZULUNCA: "YENİ BİR JOEY" BULMANIN VAHŞİ DOĞASI

Bazen en yakınımız dediğimiz insanlarla yollarımız ayrılır. O eski, iç ısıtan "ofis şakaları" bir yerden sonra bayatlar. Ortak zevkler değişir, öncelikler başkalaşır ya da bazen sadece hayatın o amansız gürültüsü araya girer. İşte asıl mesele o zaman başlar. Yetişkin biriyken yeni bir arkadaş bulma çabası.

Yirmili yaşların başında herkes potansiyel bir arkadaştı; bir konser kuyruğu ya da bir okul kantini saniyeler içinde yeni bir bağ kurmaya yetiyordu. Şimdi ise yeni biriyle tanışmak, bitmek bilmeyen ve her iki tarafın da "Acaba benden ne istiyor?" diye düşündüğü tuhaf bir iş mülakatı gibi hissettiriyor. Kimsenin "Benimle arkadaş olur musun?" diyecek kadar saf bir cesareti, kırılganlığını ortaya koyacak takati kalmadı.

Michael Scott’ın o bitmek bilmeyen "sevilme ve onaylanma" ihtiyacı ile Barney Stinson’ın "Challenge accepted!" (Meydan okuma kabul edildi!) diyen o sahte özgüveni arasında sıkışıp kalıyoruz. Oysa tek ihtiyacımız olan; bizi en ev halimizle, en kötü esprilerimizle ve tüm hayal kırıklıklarımızla kabul edecek bir suç ortağı.

Kahve Kupaları, Ofis Şakaları Ve Yetişkinliğin O Meşhur Sancısı Arkadaş Kalabilmek (2)

AMA ARKADAŞ SATAN DÜKKANLAR YOK!

Arkadaşlık, sadece güneşli günlerde kahve içmek de değildir. Birbirinin o meşhur "absürtlüğüne” sahip çıkmak, kusurlarına rağmen orada kalabilmektir. Bu bağın ne kadar emek istediğini Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens kitabında Tilki ve Küçük Prens’in diyaloğuyla muazzam bir şekilde anlatır:

"Eğer beni evcilleştirirsen, birbirimize ihtiyacımız olur. Sen benim için dünyada tek olursun, ben de senin için dünyada tek olurum... İnsanlar artık hiçbir şeyi anlamaya vakit bulamıyorlar. Her şeyi dükkanlardan hazır alıyorlar. Ama arkadaş satan dükkanlar olmadığı için, insanların artık arkadaşları yok."

BOŞALAN KOLTUKLARI DOLDURMAK

Belki de sevgili ayrılıkları, boşanmalar üzerine bu kadar kafa yorarken arkadaşsızlık üzerine konuşmak konuşmaya başlamakta birçok soruna çare arayacak. Hele yıllar süren bir arkadaşlığın yarattığı boşluğu doldurabilecek arayış büyük bir boşlukta kaybolmaya denk düşer.

Ayrıca günümüz Türkiye’sinde bir konser kuyruğunda arkadaş olabilmek bu kadar zorlaşmış artık arkadaş olma kriterlerine “hangi partili” gibi devasa bir soru eklenmişken kutuplaşmanın verdiği güvensizlikle baş etmekte artık her şey kadar zor.

Ya da yeni birilerini hummalı bir şekilde aramadan önce, hayatımızdaki o "hazır olmayan" ama gerçek olan insanlara daha sıkı sarılmak gerekir. Çünkü gerçek bir dost, en karanlık pazartesi sabahını bile bir The Office bölümü kadar absürt ve eğlenceli kılabilir. Yetişkinlikte arkadaş bulmak zordur, evet; ama bir kez o bağı kurduğunuzda, en az Monica’nın dairesi kadar güvenli bir limana sahip olursunuz.

Unutmayın, diziler biter, oyuncular değişir; ama sizin o turuncu koltuktaki yeriniz, doğru insanla yan yana geldiğiniz sürece hep rezerve kalacaktır. Ama şu an bir rezerveniz yoksa yakın zamanda yakın bir arkadaşınızla ayrıldıysanız… Yalnız değilsiniz o boşluğu hisseden binlerce insan olduğunu kanıtlayamasak da yemin edebiliriz.