Narin Güran’ın cansız bedeninin bulunduğu o ilk günlerde, ekranlardan ve sayfalardan üzerimize adeta bir bilgi yığını döküldü. Ayrıntılar o kadar ince, o kadar acımasız ve o kadar "satılabilir" bir dille sunuldu ki; ortada yaşamdan koparılan bir çocuk değil de reyting rekorları kıracak bir senaryo varmış gibi davranıldı.
Benzer bir yayıncılık refleksine Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'da yaşanan şiddet vakalarında da şahit olduk. Şehirler, failler ve mağdurlar değişiyor ama medyanın "detay avcılığı" ve tık hırsı asla değişmiyor.
Peki, her defasında ezip geçilen o evrensel ilke “Çocuğun üstün yararı” nerede duruyor?
***
Çocuğun üstün yararı, mahkeme salonlarına veya uluslararası sözleşmelerin sayfalarına hapsedilecek soyut bir kavram değil. Bilhassa gazetecilik pratiğinde, atılan her manşetin, kurulan her cümlenin süzgeci olmak zorunda. Narin dosyasında gördük; soruşturmanın gizliliğini ihlal eden sızıntılar, ifadelere yansıyan en önemli detaylar birer "haber atlatma" başarısı gibi sunuldu. Oysa bu detayların fütursuzca ortalığa saçılması, çocuğun hatırasına ve insan onuruna yönelik ağır bir saldırıydı. Bugün hala o yaşanan olayın yanlış yönlendirilmesi, medya ve yargı eliyle yapılan yanlışları ve gelmeyen adaleti konuşmamızda bundandır.
Çocuk hakları, bir çocuk yaşamını yitirdiğinde sona ermez. O vahşeti tüm çıplaklığıyla sergilemek kamuoyunu bilgilendirmek değil, toplumsal bir dehşet pornografisi yaratma gayesidir.
***
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa'daki olayların ardından atılan manşetlere dönüp bakalım. "Melek oldu", "Vahşetin kan donduran detayları" gibi ajitasyon yüklü ifadeler, aslında sorulması gereken o can alıcı asıl soruları görünmez kılıyor. Çocuğu korumakla mükellef olan kurumlar nerede hata yaptı? Erken uyarı mekanizmaları neden çalışmadı? Şiddet üreten bu sarmal hangi yapısal boşluklardan beslendi?
Ama bunun yerine medya yine ırkına, dinlediği şarkılara, kıyafetlerine, saçına, oynadığı oyunlara yöneldi. Hatta yetmedi davranışlarından psikolojik ve sosyolojik tanılar koydu. Bunlar gereksiz demiyorum ama burada “şöyle yapıyordu şu yüzden böyle yaptı” demek biz gazetecilerin asla bir görevi değil hatta tam tersine hedef saptırması olabilir.
Hak odaklı bir habercilik, failin canavarlaştırıldığı ve olayın tekil bir hikâyeye indirgendiği bir dilin ötesine geçmeyi gerektirir. Gazetecinin görevi, okuru dehşete düşürüp o haberi anlık bir öfkeyle tükettirmek değil; bu şiddetin bir daha yaşanmaması için koruma sistemini sorgulamak.
***
Sürekli ihlalleri konuşmak yerine, medyanın kendi pratiği için acil bir çözüm ve oto-kontrol mekanizması inşa etmesi gerekiyor. Gazeteciliğin refleksleri bazı etik değerler ve kaygılar üzerine şekillenmeli.
Soruşturma aşamasındaki detaylar, hukuki sürecin selameti ve çocuğun onuru zedelenmemesi için haberleştirilirken titizlikle filtrelenmeli. Haber metinleri duygu sömürüsünden arındırılmalı, faili cesaretlendirecek ya da kurbanı nesneleştirecek vahşet tasvirlerinden kesinlikle kaçınılmalı. Haberler, şiddeti uygulayanın yöntemlerine değil, çocuğu koruyamayan mekanizmaların eksikliklerine odaklanmalı.
Haber merkezlerinde yazılan her bir cümlenin, "Bu bilgi çocuğun yararına mı, yoksa sadece kamuoyunun merakını mı gideriyor?" testinden geçirilmesi şart. Çocukların ölümüyle ya da istismarıyla içerik üreten, tık ve reyting devşiren bir medya düzeni; bizzat o çocuğun varlığına yönelik sistemik şiddetin suç ortağı oluyor. Gazetecilik, çocuğun bedenini ve yaşadığı dehşeti değil, onu koruyamayan mekanizmaları teşhir ettiği gün gerçek anlamda toplumsal işlevini yerine getirmiş olacak.