Bugün 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü. Takvimler bu tarihi gösterdiğinde genellikle demokratik bir toplumun dördüncü kuvveti olan basının önemi üzerine süslü cümleler kurulur, ifade özgürlüğünün kutsallığından dem vurulur. Ancak biz gazeteciler için bugün, kutlanacak bir bayramdan ziyade, verilere ve beton duvarlara çarpan sert bir yüzleşme günü.
Sınır Tanımayan Gazetecler (RSF) tarafından her yıl paylaşılan Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nin 2026 yılı raporuna göre Türkiye, 180 ülke arasında 163. sıraya gerileyerek, gazeteciliğin "çok ciddi" kısıtlamalar altında yapıldığı ülkeler ligindeki yerini sağlamlaştırdı.
Aslında bu tablo şaşırtmadı. Her gün sahalardan gelen hak ihlalleri haber takibi sırasında şiddet gören, gözaltılara maruz kalan meslektaşlarımız bilir ki raporlara dahi işlemeyen kısıtlamalar ve ihlaller var. Daha 2 gün önce 1 Mayıs takibi yapan onlarca gazeteci farklı şehirlerde biber gazı yedi, gözaltına alındı, yerlerde sürüklendi...
Yani bu sayısal gerileme, sadece kağıt üzerindeki bir istatistik değil; her gün sahada, adliye koridorlarında ve haber merkezlerinde soluduğumuz baskı ikliminin matematiksel bir karşılığı.
Küresel ölçekte basın özgürlüğünün son yirmi beş yılın en karanlık döneminden geçtiği bu süreçte, Türkiye’de gazetecilik yapmak bir mesleki faaliyetten çok, bir direniş biçimine dönüştü.
Eleştirel seslerin yargı eliyle susturulmaya çalışıldığı, sansür yasalarının birer giyotin gibi haberin üzerinde sallandırıldığı bu ekosistemde nefes almak dahi güçleşti.
Peki, bir gazeteci neden susturulmak istenir? Çünkü o; bir maden ocağındaki ihmalin yol açtığı ekolojik yıkımı belgeler.
Kentlerin su krizini, yerel yönetimlerin şeffaf olmayan harcamalarını, doğanın rant uğruna nasıl talan edildiğini veya katledilen bir kadının faillerini gün yüzüne çıkarır. Sivil toplumun bastırılan sesini, görünmez kılınan hak ihlallerini kayıt altına alır. Dolayısıyla gazeteciye vurulan her pranga, aslında halkın kendi yaşamını ilgilendiren gerçeklere ulaşma hakkına vurulur.
Bizim vizörümüzden sızan ışık karartıldığında, toplum kendi geleceğini göremez hale gelir.
Bu ağır bedeli en somut haliyle, bugün bayram mesajlarını demir parmaklıklar ardında karşılayan meslektaşlarımız ödüyor. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) gibi meslek örgütlerinin verilerine göre, bugün onlarca arkadaşımız haberleri, yazıları ve toplumsal faydaları nedeniyle cezaevlerinde.
Onlar; kamu yararını şahsi konforunun önünde tutan, hakikatten milim sapmayan onurlu kalemler.
İsmail Arı, Alican Uludağ, Pınar Gayıp, Merdan Yanardağ ve daha nicesi... Onlar bugün haber merkezlerinde değil, voltada; daktilolarının başında değil, kısıtlı imkanlarla yazdıkları mektupların başında. Onların tutsaklığı, aslında gerçeğin hapsedilme çabasıdır. Ancak tarih göstermiştir ki; ne kadar yüksek olursa olsun, hiçbir duvar hakikatin sızmasına engel olamaz, olamadı.
Bugün 3 Mayıs. Bizler dışarıdaki meslektaşları olarak, onların boş bıraktığı o koltukları savunmaya, yarım kalan haberlerini tamamlamaya ve karanlığın ortasına not düşmeye devam edeceğiz. Çünkü biliyoruz ki, dayanışma yaşatır ve gerçekler mutlaka özgürleşir.
Şimdi, bu anlamlı günde meslektaşlarımızın yalnız olmadığını göstermek, onlara bir selam göndermek ve seslerine ses katmak için dayanışmanın adreslerini buraya bırakıyorum. Bir mektup, bir selam, bu karanlık tabloda yakılmış bir kibrit çöpü...
BİR MEKTUP BİN SELAM
Haberleri ve fikirleri nedeniyle özgürlüklerinden mahrum bırakılan meslektaşlarımıza ulaşmak isterseniz, güncel adresleri şöyledir:
· İsmail Arı: Sincan Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü, Sincan 2 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu A-10 Koğuşu. Sincan / ANKARA
· Alican Uludağ: Marmara Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu (9 Nolu), Koğuş: B43 Semizkumlar Mah. Silivri / İSTANBUL
· Pınar Gayıp: Zuhuratbaba Mah. Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu (6-B) Bakırköy / İSTANBUL
· Merdan Yanardağ: Marmara Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu (9 Nolu), Koğuş: C26 Semizkumlar Mah. Silivri / İSTANBUL