Bugün 28 Şubat. Türkiye edebiyatının ve gazeteciliğinin o en gür, en bereketli sesinin, Yaşar Kemal’in aramızdan ayrılışının yıl dönümü. Onu anarken sadece Çukurova’nın sarı sıcağını ya da İnce Memed’in öfkesini değil, tozlu ayakkabılarıyla arşınladığı İzmir sokaklarını, o meşhur "vitrin" ezberini bozan röportajlarını da konuşmak gerekiyor.

Yaşar Kemal için gazetecilik, bir kayıt cihazının soğukluğuna hapsolmuş sorular bütünü değildi. O, haberi "gerçeğin kaba yansıması" olarak görür, röportajı ise "yaşamın özüne, gerçeğin kendisine bir iniş" olarak tanımlardı. 1950’lerde Cumhuriyet Gazetesi için yollara düştüğünde, yolu İzmir’e düştüğünde de tam olarak bunu yaptı. Herkesin "Ege’nin İncisi" diye parlattığı, palmiyelerin ve imbatın gölgesinde bir sahil şehri diye anlattığı İzmir’in o ışıltılı kabuğunu soydu; altındaki o devasa emek coğrafyasını, liman işçisinin nasırlı elini, tütün deposundaki kadının yorgunluğunu gördü.

Onun kaleminde İzmir; Kordon boyundaki şıklık değil, Basmane’nin tozlu hanlarında Anadolu’dan kopup gelmiş, bir umuda tutunmaya çalışan göçmenlerin nefesiydi. Limanda yükleme boşaltma yapan işçileri anlatırken kurduğu o devasa betimlemeler, aslında bugün birçok meslektaşımın sahada kovaladığı hak temelli haberciliğin ilk dersleri gibidir. O, sadece bir olayı aktarmaz; insanın duruşunu, bıyığının kıvrımını, içtiği çayın rengini ve o kahvehanedeki umutsuzluğun kokusunu da haberine eklerdi. Bir hikâyeden başka bir hikâyeye eklenmenin, sahada olmanın o eşsiz tadını ben onun kitaplarından, röportajlarından öğrendim.

Yaşar Kemal’i yerelden evrensele taşıyan sır da tam burada gizliydi. O, İzmir’in arka mahallelerindeki yoksulluğu veya limandaki sömürüyü anlatırken aslında tüm dünyanın ortak sancısını, "insanlığın ekmek ve adalet davasını" konuşuyordu. Kökleri İzmir’in sokaklarına, Diyarbakır’ın tezatlarına ya da Van’ın dağına bu kadar sıkı bağlı olduğu için bugün dünyanın neresinde bir ezilen varsa, Kemal’in satırlarında kendi sesini bulabiliyor.

Bugün gazeteciliğin ofislere hapsedildiği, saha muhabirliğinin bir "yük" gibi görüldüğü bu dijital çağda; Yaşar Kemal’in o "yaşamı savunan" kimliği her zamankinden daha hayati. O, doğa katliamına karşı bir çiçeğin derdini dert edinen, işçinin "ekmek yoktur" feryadını evrensel bir çığlığa dönüştüren bir sesti.

Ölüm yıl dönümünde onu hatırlamak, sadece bir yazarı selamlamak değil; onun o inatçı, tavizsiz ve insanı merkezine alan gazetecilik mirasını omuzlamaktan da geçiyor.

"Ege’nin İncisi" parıltısının ötesine geçip, "Emekçinin İzmir’ini" yazmak; Polyak Maden İşçileri’yle gün devirmek, bir yıl önce kapatılan fabrikadan halen parasını alamayan Atamaylı kadın işçilerin evlerine uğramak, Temel Conta işçilerinin ekonomik ve psikolojik dayanıklılığını durmadan hatırlatmak belki de ustaya bugün verilebilecek en dürüst ve en vefalı selamdır.

Onun deyimiyle; insan evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar. Ve Yaşar Kemal’in yüreği, bugün hala İzmir’in emekçi mahallelerinde çarpmaya devam ediyor.