Tiyatronun iki ayrı ucu olduğunu gördük. Birincisi: “Babam öldü. Gözyaşımı sildim, perde açıldı.” İkincisi: “Sevgilimden ayrıldım bu akşam oynamıyorum.”
İkincinin kahramanları arasında adı geçen Evrim Alasya ile ayrılığı konuşulan Kerem Alışık var. Alasya’nın, beraber oynadıkları oyuna çıkmama kararı…
Şimdi ben diyorum ki; ikisi de fazla.
Babası ölmüş bir oyuncunun sahneye çıkmasını niye otomatik olarak alkışlıyoruz?
Bu bir meslek etiği midir yoksa acıya dayanıklılık olimpiyatı mı?
Yas dediğin şey prova saatine göre ayarlanmaz.
“Baba seni çok seviyorum ama ikinci perde başlıyor” diye bir duygu disiplini olabilir mi?
Bence burada romantize edilmiş bir sertlik var.
Biraz askeri tören, biraz “Sanat her şeyden büyüktür” hamaseti.
Sanat büyük olabilir ama insan da küçük değil.
***
Gelelim diğer uca.
“Sevgilimden ayrıldım sahneye çıkmıyorum.”
Evet ayrılık can yakar.
Ama tiyatro dediğin şey her gece biraz ayrılık değil mi?
Romeo’yu oynarken herkes Juliet’ine gerçekten aşık mı?
Othello her temsil öncesi kıskançlık terapisine mi gidiyor?
Eğer romantik sahne için gerçek hayattaki ilişki durumuna bakacaksak, o zaman konservatuara psikolojik durum raporu da ekleyelim.
“Hocam bugün Hamlet oynayamam içsel monologlarım ağrıyor!”
Bu biraz gevşeklik değil mi?
Biraz “Ben şu an modumda değilim” hali yani.
***
Benim derdim şu:
Babası öldü diye sahneye çıkmayı kutsallaştırmak da doğru değil.
Sevgili gitti diye sahneyi terk etmek de.
İkisi de duyguyu abartılı bir performansa çeviriyor.
Birinde kahramanlık tiyatrosu var.
Diğerinde hassasiyet tiyatrosu.
Oysa tiyatro zaten tiyatro.
Bir de hayatı dramatize etmeye gerek var mı ki?
Profesyonellik dediğin şey duygusuzluk değil.
Ama duyguya teslim olmak da değil.
***
Sahneye çıkmak bir fedakarlık destanı olmak zorunda değil. Çıkmamak da bir romantik manifesto olmak zorunda değil.
Bazen insan insandır.
Bazen oyuncu oyuncudur.
Ama her durumda bilet alan seyirci vardır.
Ve seyirci şunu sorar: “Perde açılacak mı açılmayacak mı?”
Gerisi biraz kulis hikayesi.