“Büyüyünce geçer” dediler. Geçmedi. Çocukken korkularımız küçüktü belki ama gerçekti. Karanlıktan korkardık. Yalnız kalmaktan korkardık. Sevilmemekten korkardık.

Büyükler başımızı okşayıp aynı cümleyi söylerdi:
“Büyüyünce geçer.”

İnsan büyüyünce her şeyin geçeceğini zannediyor gerçekten.
Kalp kırıklıklarının…
Kendini ait hissedememenin…
O içindeki eksiklik duygusunun…

Meğer bazı şeyler büyüyünce geçmiyormuş.
Sadece şekil değiştiriyormuş.

***

Eskiden gece lambasıyla uyuyan çocuk oluyoruz, sonra telefon ekranının ışığında sabahlayan yetişkinlere dönüşüyoruz.
Hepsi bu.

Mesela insanın içinde anlaşılmama hissi geçmiyor.
Sadece yaş aldıkça bunu daha az belli etmeyi öğreniyorsun.
Çocukken ağlıyorduk, şimdi “iyiyim” deyip kahve koyuyoruz.

Bir de şu var…
Küçükken büyüklerin her şeyi bildiğini sanıyordum.
Meğer kimse hiçbir şeyi bilmiyormuş.

Otuzunda kaybolan var.
Kırkında korkan var.
Ellisinde hâlâ “ben ne yapıyorum hayatımda?” diye tavana bakan insanlar var.

***

Hatta bence yetişkinlik dediğimiz şey biraz da şu:
Panik halini zarafetle gizleyebilme sanatı.

Faturaları öderken ruhsal çöküş yaşayıp yine de “çok şükür canım” diyebilmek mesela.

Bazı yaralar da geçmiyor.
İnsan sadece onlarla yaşamayı öğreniyor.
Bir şarkıda sızlıyorlar.
Bir kokuda geri geliyorlar.
Bazen biri sana çok masum bir cümle söylüyor ve yıllardır unuttum sandığın bir çocuk kalbinin içinden sessizce ağlamaya başlıyor.

***

Ama galiba büyümenin güzel bir tarafı da var.
Eskiden “neden ben?” diyorduk.
Şimdi dönüp etrafımıza bakınca anlıyoruz ki herkes biraz kırık.
Herkes biraz eksik.
Herkes görünmeyen bir yerinden mücadele ediyor.

Ve belki de mesele hiçbir şeyin geçmesi değil.
Mesele, insanın kendine rağmen devam edebilmesi.

Çünkü hayat bazen iyileşmek değil…
Yaralı halinle yürümeyi öğrenmek...