As bayrakları as! Ama bir yandan da alarmı kur… Çünkü bu sefer zafer sabahın köründe gelecek.

24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası’ndayız.

İnsanın içi bir tuhaf oluyor. Sanki dün gibi…. 2002 FIFA Dünya Kupası…

O zamanlar hayat daha yavaş, biz daha sabırlıydık. Ya da en azından makul saatteki maçlara alışkındık.

Şimdi ise durum başka.

Heyecan aynı heyecan ama saatler biraz… Düşmanca.

***

Kosova maçının son 6 dakikasını izleyemeyip yan odaya kaçan bir millet olarak, Haziran’da ne yapacağız bilmiyorum.

Çünkü bu bir futbol meselesi değil artık.

Bu bir uyku – milli gurur çatışmasıdır.

Eskiden Dünya Kupası demek neydi?

Sofralar kurulurdu.

Dolmalar, börekler, çekirdekler…

Hiç olmadı bira – fıstık ikilisi.

Maç izlemek bir tür toplu piknikti.

***

Şimdi?

Sabah 05:00 ya da 07:00…

Yani sofrada ne olacak?

Menemen mi yapacağız?

Yanına ayran mı koyacağız?

“Bir bira açayım” desen… Saat sabah yedi.

Açsan bile kimse sana bir şey demez belki ama sen kendine bir şey dersin.

Bir yanda milli heyecan,

Diğer yanda Türk kahvesiyle ofsayt tartışması…

Düşünsene, gol atıyoruz…

Ama kimse bağırmıyor. Çünkü ev halkı uyuyor.

Sessiz sevinç diye bir kavram gelişecek bu turnuvada.

İçten “GOOOOOL!” diye bağırıp dışarıdan “hmm güzelmiş” diyeceğiz.

***

Bizim millet maç izlerken yer.

Bu genetik bir özellik.

Aç olsak da yeriz, tok olsak da yeriz.

Ama sabahın köründe?

En fazla ne olur?

Zeytin, peynir, umut…

Belki de bu Dünya Kupası’nın resmi sponsoru simit olur.

Stadyumda değil ama bizim salonda kesin.

***

Yine de şunu biliyorum:

Saat kaç olursa olsun,

Gözümüz yarı kapalı da olsa,

Kahvaltı tabağında hayatla mücadele ederken bile…

O maç açılacak.

O bayrak yine asılacak.

Ve biz yine aynı cümleyi kuracağız:

“Uykusuz ama gururluyuz.”

Çünkü bazı mutluluklar vardır…

Uykuyu da açlığı da unutturur.

Ama yine de…

Birisi bana sabah 5 maçına uygun bir menü yazsın.

Milli mesele bu!