Alaçatı Ot Festivali yine geldi, geçti, kokusunu bıraktı. Otlar, şaraplar, kahkahalar, yeni insanlar… Ve tabii ki değişmeyen o sorular: “Buraya nasıl yerleştin?” “Hayatını nasıl kazanıyorsun?” “Hangi gazetede yazıyorsun?”
Sanki herkes aynı metni ezberlemiş gibi.
Ama suç da değil.
Çünkü o soruları soranların gözlerinde başka bir şey var: Merak değil sadece, biraz hayranlık, biraz da “Acaba ben de yapabilir miyim?” sorusu.
Ben de bu sorulara artık kitabın ortasından giriyorum.
“Hiçbir gazeteden kendi isteğimle ayrılmadım,” diyorum mesela.
Çünkü doğruyu söylemenin bir bedeli var.
Ben de hep ödedim.
Dilim yüzünden kapı dışarı edildim, hem de defalarca.
Ama sustum mu? Hayır.
Çünkü bazı insanlar için konuşmak, nefes almak gibi. Tutamazsın.
***
Hayatımda olan biten her şeyin sorumlusu bendim.
Ben istedim.
Ben yaptım.
Bazen batırdım. Bazen zirveye çıktım.
Bazen kendimi dünyanın en akıllı kadını sandım, bazen de “bu kadar da olmaz” dedim kendime.
Keşkelerim mi? Var.
Pişmanlıklarım? Bolca.
Aptallıklarım? Liste yapmaya kalksam roman olur.
Ama şunu öğrendim: İnsan kusurlarıyla birlikte bir hikâye.
Ermiş olmaya çalışmak hayatı kaçırmak demek.
Şimdi?
Şimdi kendi ellerimle kurduğum bir Sırça Köşk’te yaşıyorum.
Ama öyle masalsı, kırılgan bir yer değil bu.
İçinde hayat var.
Kedilerim, köpeklerim, dostlarım…
Kahkahalar, uzun sofralar, bazen yalnızlık ama huzurlu olanından.
Ve en önemlisi: Neşe.
***
Eskiden hayatı büyütmeye çalışıyordum. Daha çok iş, daha çok para, daha çok tanınmak…
Şimdi küçültüyorum.
Azaltıyorum.
Sadeleştiriyorum.
Çünkü fark ettim ki:
Hayatını ne kadar basitleştirirsen, o kadar lüks yaşıyorsun.
Lüks dediğin şey pahalı çantalar değil.
Lüks, sabah uyandığında canının sıkılmaması.
Lüks, istemediğin bir hayata katlanmamak.
Lüks, “ben buyum” diyebilmek.
O yüzden o soruları soran güzel ruhlara şunu söylemek isterim:
Bu bir yer değiştirme hikâyesi değil. Bu bir cesaret hikâyesi.
Ve herkesin Sırça Köşkü başka bir yerde.
Ama yolu aynı: Bedelini ödemeyi göze aldığın an, kendin olmaya başlarsın.