Bu ülkede yaşayanların uzun yıllardır en içten duası şudur: “Üstesinden gelemeyeceğimiz şeylerle sınanmayalım.” Ki sınanıyoruz… Bitmiyor. Ama hayatın tuhaf bir mizah anlayışı var; tam da en zayıf yerimizden, en korktuğumuz yerden yoklar bizi.
Çünkü hayat, öğretmen gibi değil…
Daha çok sabırsız bir yönetmen gibi davranır.
Önce sahneye atar, sonra repliği fısıldar.
Ve biz o sahnede, çoğu zaman ne yapacağımızı bilmeden, elimiz ayağımız dolaşmış halde buluruz kendimizi.
***
İnsan gücünü çoğu zaman bilmez.
Daha doğrusu bilmek istemez.
Çünkü bilmek, sorumluluk getirir.
“Ben bunu da atlatırım” demek, bir sonraki darbeye hazır olmak demektir. O yüzden içten içe hep daha hafif sınavlar isteriz.
Daha az acıtan, daha az yoran, daha az eksilten…
Ama hayatın terazisi farklı çalışır.
Bize kolay gelen şeyler büyütmez.
Bizi dönüştüren hep o “üstesinden gelemem” dediğimiz anlardır.
Bir kayıp, bir ihanet, bir hastalık, bir yalnızlık gecesi…
İnsan en çok oralarda kendine çarpar.
Ve çoğu zaman şunu fark eder:
“Ben sandığımdan daha dayanıklıymışım.”
***
Bu cümle, hiçbir zaman konforlu bir yerden kurulmaz. Hep bir enkazın içinden çıkar.
Belki de mesele “üstesinden gelemeyeceğimiz şeylerle sınanmamak” değil…
Mesele, o sınavın içinde parçalanmadan kalabilmek.
Kendimizi tamamen kaybetmeden, biraz eksilerek de olsa yolumuza devam edebilmek.
Çünkü insan her şeyi atlatamaz. Ama her şeyin içinden bir şey öğrenerek çıkabilir.
Ve bazen en büyük güç, ayakta kalmak değildir. Yıkıldıktan sonra kendini yeniden toplamayı seçmektir.
***
O yüzden belki duamızı biraz değiştirmek gerekir: “Beni zor sınavlardan koru” yerine…
“Zor sınavlarda kendimi kaybetmeyecek kadar güçlü kıl.”
Çünkü hayat sınamaktan vazgeçmiyor.
Ama biz, o sınavların içinden kim olarak çıkacağımıza hâlâ karar verebiliyoruz.
Umudu kaybetmek yok… Yol açık… Devam…