İzmir futbol kentidir. Göztepe'nin, Altay'ın, Karşıyaka'nın, İzmirspor'un ve Altınordu'nun bu topraklarda yazdığı hikâyeler tesadüf değildir. Türk futboluna onlarca yetenekli oyuncu servis etmiş, milli takımlarda söz sahibi olmuş, marka olmuş isimler yetiştirmiş özel bir şehirdir burası. Köklü bir kültürün, ciddi bir emekle örülmüş altyapının ürünüdür bu başarılar.

Ama son zamanlarda İzmir futbolunda yaşanan bazı gelişmeler beni gerçekten endişelendiriyor ve üzüyor.

Türk futbol altyapısında giderek yaygınlaşan bir tablo var: Veliler, çocuklarını profesyonel yapmak için kulüp yöneticilerine ya da başkanlara ciddi paralar ödüyor. Henüz hazır olmayan, belki de daha yıllarca pişmesi gereken bir oyuncu, bu yolla "profesyonel" unvanını kazanıyor. Kulağa bir fırsat gibi geliyor. Ama gerçekte ne oluyor?

Şu soruyu sormak lazım: Hangi kulüplerle bu sözleşmeler yapılıyor?

Çoğu zaman 3. Lig'de küme düşmesi kesinleşmiş, birkaç hafta içinde kapısına kilit vuracak kulüplerle. Bir sezon sonra amatör ligde olacak bir yapıyla imzalanan profesyonel sözleşme, kâğıt üzerinde bir kazanım gibi görünse de özünde anlamsızdır. Üstelik bu "unvan" için ödenen para, kulübe değil çoğunlukla yöneticilerin cebine gidiyor.

Peki ya çocuk? O bu işlemin neresinde?

1985'te farklı bir hikâye yaşandı.

O yıl Karşıyaka SK Amatör takımıyla Türkiye Amatör Takımlar Şampiyonu olduk ve 3. Lig'e çıktık. Kolay değildi. Haftalarca süren zorlu maçlar, sahada bırakılan ter, kazanma ve kaybetmenin getirdiği olgunluk — bunların hepsini yaşadık. Aynı sezon A Takımımız da 2. Lig Şampiyonu olarak 1. Lig'e yükseldi — bugünkü adıyla Süper Lig.

O dönemde kulüpte bir heyecan vardı, tarif etmesi güç bir atmosfer. Hem amatör takım hem de A takım aynı anda yukarı çıkıyordu. İzmir'de futbol konuşuluyordu, Karşıyaka konuşuluyordu. Mahalleden tanıdıklar seni durdurup tebrik ediyordu. Bu his, hiçbir parayla satın alınamaz.

O takımdan beş arkadaşım ve ben, kulüple profesyonel sözleşme imzaladık. Dönemine göre son derece ciddi rakamlar ödendi bize. Ama kimse bizim kapımıza gelip "para ver, seni profesyonel yapalım" demedi. Tam tersi oldu — kulüp, bize değer biçti. Biz bir şey ödemedik; bize ödendi.

Neden anlatıyorum bunu? Çünkü ortada somut bir başarı vardı. Profesyonellik bir ödül olarak değil, bir sonuç olarak geldi. Kazandık, yükseldik, hak ettik. Ve o his — gerçekten hak etmenin verdiği his — bir oyuncunun kariyerinin geri kalanını şekillendirir. Sana güven verir, zemin verir, kimlik verir.

Şimdilerde velilerin para vermesiyle profesyonel olan oyuncular, ileride hangi başarı hikâyesini anlatacak? "Babam para ödedi, ben de profesyonel oldum" mu diyecekler? Bu soruyu sormak acı veriyor. Ama sorulmadan geçilmez.

Velileri suçlamak kolay, anlamak daha zor.

Her anne baba evladı için elinden geleni yapmak ister. Bu içgüdü son derece insani. Ama burada bir kontrol kaybı yaşanıyor ve bu kaybın arkasında yatan şey, sistemin kendisinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.

Eğer bir kulüp, küme düşmesine rağmen para karşılığı profesyonel sözleşme imzalatıyorsa, bu etik bir ihlaldir. Eğer bir veli, çocuğunun hazır olup olmadığını sormak yerine doğrudan yöneticinin kapısını çalıyorsa, bu da altyapı kültürünün yeterince oturmadığının göstergesidir.

İkisi birden varsa, sonuç çocuğun ve İzmir futbolunun zarar görmesidir.

Profesyonellik bir statü değildir.

Profesyonellik, bir oyuncunun beden ve zihin olarak o düzeyin gerektirdiği yükü taşıyabileceği anlamına gelir. Bu hazırlık tamamlanmadan gelen unvan, gelişimi hızlandırmaz — tam tersine, yanlış ortamda yanlış beklentilerle şekillenen bir oyuncuyu bırakır geride.

Küme düşmekte olan bir kulüpte, gerçek rekabetin olmadığı bir ortamda "profesyonel" kalan bir çocuk, aslında en kritik gelişim yıllarını heder ediyor.

Aynı para, çok daha akıllı bir yatırım için kullanılabilir.

Kulüp yöneticilerine ödenen bu ücretlerin bir kısmı, hatta çoğu zaman tamamı, çocuğun gerçek gelişimine harcanabilir. Bireysel antrenman, özel kondisyon çalışması, beslenme danışmanlığı, spor psikolojisi desteği — bunların her biri bir oyuncuyu gerçekten bir üst seviyeye taşıyan yatırımlardır.

Yöneticiye verilen para bir kapı aralar, en iyi ihtimalle. Ama o kapının arkasında ne olduğu belirsizdir. Oysa kişisel gelişime yapılan yatırım, hangi kulüpte olursa olsun oyuncunun üzerinde kalır. Kimse onu geri alamaz.

Velilere sormak gerekiyor: Paranızı bir unvan için mi, yoksa gerçek bir gelişim için mi harcıyorsunuz?

Başarı hikâyesi olmadan profesyonel olan oyuncular değil; profesyonel olmayı hak eden oyuncular yetiştiren kulüpler konuşulmalı.

SON NOT: İZMİR'DE YAŞANANLAR

Son aylarda İzmir'in futbol çevrelerinde bu tablonun somut örnekleri giderek daha fazla konuşulur hale geldi. Küme düşmesi kesinleşmiş bazı kulüplerin, sezon sonu kapanmadan önce ailelerden para karşılığı "profesyonel sözleşme" imzaladığı iddiaları kulaktan kulağa yayılıyor. İsim vermek için yeterli belge yok — ama yaşananları bilen herkes bu satırları okurken kimi kastettiğimi anlıyor.

Bu tablo sadece kulüplerle sınırlı değil. İzmir'in dört bir yanında, mahalle sahalarından akademilere kadar yetişen genç oyuncular da bu sistemin kurbanı olabiliyor. Potansiyeli olan, doğru ellerde işlense gerçek bir futbolcu olabilecek çocuklar; yanlış yönlendirmelerle, gereksiz harcamalarla ve sahte unvanlarla devre dışı bırakılıyor. Ve bu kayıp, sadece o çocuğun kaybı değil — İzmir futbolunun kaybıdır.

İzmir, Türkiye'nin en köklü futbol kültürlerinden birine ev sahipliği yapıyor. Tam da bu yüzden bu tür pratiklerin İzmir'de yaşanıyor olması daha da düşündürücü.

1985'te İzmir'de bir şeyler doğruydu. Sahada kazanılırdı, masada değil. Sözleşme bir başlangıç noktasıydı, bir varış noktası değil. O yıllarda bu şehirden çıkan oyuncular Türk futboluna iz bıraktı — çünkü gerçek bir süreçten geçerek geldiler.

Bugün o sürecin yerini para almışsa, bu sadece birkaç ailenin ya da birkaç kulübün sorunu değil. Bu, İzmir futbolunun ruhuna ihanettir.

Eğitimli aile demek her şeyi doğru yapmak değil, her şeyi bir bilenine soracak akıl ve iradeyi kontrol edip sorgulamak demektir. Ve bilenlerin söyleyeceği şey şudur: Çocuğunuza en büyük yatırımı yapmak istiyorsanız, o parayı bir unvana değil, onun gerçek gelişimine harcayın. Gerisi kendiliğinden gelir — tıpkı 1985'te geldiği gibi.